Osmanlı padişahlarının en önemli özelliklerinden biri de ilme ve âlimlere, sanata ve sanatkârlara, şiire ve şairlere, tasavvufa ve mutasavvıflara, mûsikîye ve mûsikîşinaslara, kısacası bütün bir kalem ve kelâm erbabına göstermiş oldukları büyük saygı ve hürmettir. Ve tabii ki onları maddî anlamda da desteklemiş olmaları yine bir tarihî gerçektir.
Bu halkanın bir numaralı ismi hiç şüphesiz Fâtih Sultan Mehmed’dir. İkincisini mi soruyorsunuz? Hemen söyleyeyim, o da oğlu İkinci Bayezid’dir. Bu hükümdarın ulemâya ve sanat erbabına verdiği maddî ve mânevî destek, İstanbul fâtihi olan babasının müzâheretinden hiç de aşağı değildir. Geçen hafta ve ondan önceki hafta yayınladığım iki yazıda Bayezid-i Velî’nin bu sahadaki hizmetlerine —merhum Ahmed Ersin Yücel’den naklen ve kısmen— temas etmiştim. Bu hafta da vereceğim çarpıcı bir misalle bu bahsi bitirmek istiyorum.
Sultan İkinci Bayezid’in büyük ilgisine ve iltifatına mazhar olan devrinin âlimlerinden ve şeyhlerinden biri de, belki birincisi de İskilipli Yavsî’dir. O, yaşadığı devirde, yani İkinci Bayezid zamanında “Şeyhü’s-selâtîn ve sultânü’l-meşâyih” ünvanıyla biliniyordu. Bu zat hakkında, benim de kütüphanemde bulunan “Türk Kültüründe İz Bırakan İskilipli Âlimler” isimli sempozyum kitabında ayrıntılı ve ilgi çekici bilgiler veriliyor.
Mesela Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda Şeyh Yavsî’nin türbesini ziyaret ettiğini ve bu zattan “Kâşif-i Esrâr-ı Hakikat, Gavvâs-ı Bahr-i Dîn, Deryâyı der Yakîn eş-Şeyhü’l-Kebîr” diye bahsettiğini ben bu kitaptan öğrendim.
Adı geçen eserde “Şeyh Muhyiddin Muhammed b. Mustafa el-İskilibî (Şeyh Yavsî); Hayatı, Eserleri ve Vâridât Şerhi Eseri Üzerine” başlığıyla yer alan bildirisinde Dr. Mustafa Aşkar şöyle devam ediyor:
“Şeyh Muhyiddin’in lâkabı ‘Şeyh Yavsî’ olup, günümüze kadar bu lâkabıyla anılagelmiştir. Halk arasında İskilip ağzına uygun olarak Şeyh Yavsu şeklinde telaffuz edilmektedir. Bilindiği gibi, Yavsî kelimesi Yavsu’dan türemiş olup, Bursalı Mehmed Tâhir Efendi bu kelimenin kene denilen hayvancık mânâsına gelip bir İskilipliden sorup tahkik ettiğini bildirir.”
Ben bu cümleyi okuyunca birden irkildim. Allah Allah... Böyle bir İslâm âlimine kene lâkabı nasıl verilir, diye kendi kendime sordum. Hemen peşinden gelen cümlede bu sorunun cevabı şöyle veriliyor:
“Mehmet Tahir Efendi, aynı şekilde Şeyh Yavsî’ye bu ismin verilmesinin ilme kene gibi yapışmasından ibaret olarak verilmiş olabileceğini ‘Osmanlı Müellifleri’ isimli meşhur eserinde dipnot halinde verir. Biz bundan da ileri giderek Şeyh Yavsî’nin sadece şer’î ilimlere değil, mâneviyata da kene gibi yapıştığından dolayı bu lâkabın verilmiş olabileceğini düşünüyoruz.”
Çok şaşırtıcı değil mi? Öyleyse biraz mizah yapalım da hayretimizi giderelim: “Osmanlı’nın keneleri bile koca âlimlere mahlâs olabiliyormuş, şimdiki keneler ise —alimallah— yapıştığını öldürüyor. Biz ‘gene’ konumuza devam edelim.”
Merak bu ya, büyük kitabiyat bilginimiz merhum Bursalı Mehmed Tahir Bey’in adı geçen eserine bir de ben bakayım dedim. Osmanlıca olarak yayınlanan “Osmanlı Müellifleri”nin birinci cildinin 198. sayfasını açınca “Yavsî Muhyiddin İmâdi” başlığıyla şu satırları gördüm:
“Mevlânâ Ebussuûd’un pederi muhteremleri olup, isimleri ‘Muhammed Muhyiddin’, mevlidleri (doğum yeri) İskilip’tir. Zülcenâheyn ulemâdandır. Akşemseddin hulefâsından İbrahim Tennûrî’den müstefizdir. Ulûm-u Resmiyyeyi Mevlânâ Ali Kuşçu’dan tahsil eylemiştir. 922 tarihinde İskilip’de rıhlet buyurdular. Ebussuûd Efendi tarafından mükemmel bir türbe inşâ edilmişdir.”
İşte bu satırların altındaki dipnotta da —yukarıdaki şaşırtıcı açıklamayı teyiden— şöyle deniliyor: “Yavsî kelimesinin kene denilen hayvancık mânâsında müştâmel olduğu bir İskilipliden tahkik edildi. Sahib-i tercümenin, ilm-i şerîfe kene gibi yapıştığından kinâye olsa gerek.”
Yukarıdakilere inanmadığımdan değil, merakım tavan yaptığından bir de “Kâmûs-ı Türkî”ye bakayım dedim. Evet, Şemseddin Sâmî de “Yavsî”nin “kene” anlamına geldiğini kaydediyor. Gene inanmadıysanız bu sefer ben de sizin inadınıza şaşacağım.
Az kalsın unutuyordum. Yukarıda Mehmet Tahir Efendi’nin cümlelerinden Şeyhülislam Ebussuûd Efendi’nin de işte bu Şeyh Yavsî Efendi’nin oğlu olduğunu öğreniyoruz. Şunu da ilâve edelim: Şeyh Yavsî’nin aynı zamanda Fâtih’in Semerkand’dan İstanbul’a davet ettiği ve kendisine maddî-mânevî büyük lütuflarda bulunduğu Ali Kuşçu ile de yakın akrabalığı vardı; matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu da Şeyh Yavsî’nin amcasıdır. Şeyh Yavsî Efendi İskilip’te, oğlu Ebussuûd Efendi İstanbul’da, Eyüp Sultan’da; Ali Kuşçu da yine uhrevî beldede, Eyüp Sultan hazretlerinin yanı başında mahşer sabahını bekliyorlar. Görüyorsunuz, İstanbul’un sadece üstü değil, altı da muazzam bir mânevî zenginliğe sahiptir. Hazirelerini ne hazineler süslüyor. Yahya Kemal boşuna “Biz Türkler ölülerimizle yaşarız!” demiyor.
Yukarıda adını verdiğim sempozyum kitabından bir-iki cümle daha nakledelim:
“Şeyh Yavsî, amcası Ali Kuşçu vefat ettikten sonra tasavvufa yöneldi ve ilk olarak Şeyh Muslihiddin Kocevî’nin yanında tasavvuf eğitimi aldı. Sonra Şeyh İbrahim Kayserî’ye intisap edip, kendisinden mânevî ilimleri öğrendi. Bu esnâda Şeyh Yavsî Hacca gitmek için yola çıkınca Amasya’da şehzade olarak bulunan İkinci Bayezid’in yanına uğrar. Kendisine ‘Siz inşallah, Hicaz’dan dönünce sizi Osmanlı tahtında görürüz.’ der ve dediği gibi de olur. Sultan 2. Bayezid’in tahta geçtiği yıl 1481 olduğuna göre Şeyh Yavsî, bu ziyareti, bu tarihten önceki ilk Hac mevsiminde yapmış olur ki, bu ziyaret yaklaşık 1480 yılı Zilkâde (ocak) ayında gerçekleşmiş olur. Bu duruma göre Şeyh Yavsî, ilk hacı esnasında yaklaşık 21-31 yaşları arasında olmuş olur.”
Bu olay üzerine kendisine Sultan II. Bayezid öyle büyük bir sevgi duymuştur ki, halk arasında “Hünkâr Şeyhi” adıyla meşhur olmuş ve Sultan onun adına İstanbul’da bir tekke inşâ ettirmiştir. Bu tekke, Tabibzâde’nin Tekkeler Mecmuasında geçen Sultan Selim Camii yakınında zikredilen Şeyh Yavsî Tekkesi olsa gerektir.
Şeyh Yavsî o dönemde öyle meşhur olmuştu ki, ileri gelen zatlar kapısına gidiyor, vezirler ve kazaskerler kendisini ziyaret ediyorlardı. Hatta Sultan Bayezid kendisini arada bir saraya davet ediyor, birlikte sohbet ediyorlardı. Ancak Şeyh Yavsî’nin Sultan’ın yanında elde etmiş olduğu bu makam onun hâlini hiç değiştirmemişti.
Bu bahsin burada bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sultan İkinci Bayezid’in büyük âlim, büyük Şeyh Yavsî’ye gösterdiği sevgi ve muhabbet ne ise, torunu Kânûnî Sultan Süleyman’ın da Yavsî’nin oğlu olan şeyhülislâmı Ebussuûd Efendi’ye duyduğu muhabbet de o nisbette büyüktü. İşte buna çarpıcı bir örnek:
Kânûnî’nin Zigetvar seferinde, yolda, Niş’ten yazıp gönderdiği ve hasta olan Ebussuûd Efendi’nin hatırını sorduğu mektup şöyle:
“Halde haldaşım, sinde sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-i Hak’da yoldaşım Molla Ebussuûd Efendi hazretlerine duâ-yı bi-had iblâğından sonra, nedir hâliniz ve nicedir mizâc-ı lâzımü’l-imtizâcınız? Hazreti Hak, hazîne-i hafiyesinden kemâl-i kuvvet, nihâyet-i selâmet müyesses eyleye. Bîmennihi ve keremihi lütuflarından niyâz olunur ki, evkât-ı mübârekede bu muhlislerin kalb-i şerîften ihrâc ve izâc itmiyeler.
Ola kim kâfir-i hâksâr münhezim ve mükedder ve asâkir-i İslâm umûmen mansûr ve muzaffer olup, rızâullaha muvâfık ola.
Ed-duâ, sümmed-duâ, bende-i Hüdâ, Süleymân-ı bî-riyâ!”
Yine bitmedi.
Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi’nin bir torunu vardı ki o da Cumhuriyet devrinde yaşadı. Adı Suud Yavsî Ebussuud olup bu ünlü hattat, mübarek elleriyle yazdığı hat levhalarını cennetin duvarlarına asmak için 1948’de âhiret yolculuğuna çıktı. Kalkış istasyonu Merkez Efendi Türbesi’nin bitişiği idi.
— Haftaya...


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.