“Cenevre Konferansı’nda (1946) iki şey öne çıktı. İlk olarak, bugün Avrupa entelektüelleri de politikacıları kadar politik açıdan bölünmüş durumda. Öteki nokta da şu: Biz Doğu ile Batı’dan bahsediyoruz; eğer bununla Batı’nın herhangi bir birlik taşıdığını kastediyorsak, kendimizi kandırıyoruz. Aslında Batı dediğimiz, Almanya’nın Amerikan, Britanyalı ve Fransız işgalindeki bölgelerinden, İtalya’dan, Fransa’dan, İspanya’dan, Büyük Britanya’dan, Aşağı Ülkelerden, İskandinavya’dan, Balkanlar’ın bir kısmından vs oluşuyor.
Batı’da hangi birlik var? Kesinlikle hiçbir birlik yok.
” (S. Spender, ‘The Intellectuels and Europe’s Future’, Commentery, 1947.‘The West: The History of an İdea’, G.Varouxakis, 2025.)II. Dünya Savaşı sonrası
‘Atlantik camiası’
na dair bu 80 yaşındaki okuma, bugün yeni dünya düzenine geçiş sürecinde hayli ilerlemiş kötü hastalığa denk düşüyor. Spender’in tahlilini bu anlamıyla ‘altlık’ kabul edebiliriz. Artık, ‘fiziken’ dağılan
bir Batı ve sadece politik açıdan değil nitelik ve liderlik açıdan düşük bir siyasetçi grubundan bahsediyoruz. Dahası, Batı’nın, ikinci savaşı geçtik, birinci büyük savaş arifesine gerilediğini tespit eden hayli okuma da mevcut…***
Birleşmiş Milletler’in 81’inci Genel Kurulu gerçekleşirken durum bu. Yerleşik düzenin uluslararası kurum/kuruluşları da aynı köhnelik ve işlevsizlikten paylarını aldığından yaşananan krizlere deva olmaları beklenmiyor…
Daha çok, ikili ilişkilerin ilerletilmesi, güç projeksiyonu, görünürlük, dünya ahvaline ilişkin bol ve kabaca nutuklar dinleyeceğiz. Türkiye gibi bir-iki ülkeden dişe dokunur şerhler gelirse-ki geldi-ne alâ… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelik yapısına yönelik reform önerisi, yani kaldırılıp yerine dönüşümlü, seçimli üyelik talebi köklü bir eleştiri aslında. İlk kez de dillendirmiyoruz. ‘Dünya beşten büyüktür’ mottosunun fonksiyonudur. Doğal olarak BM Güvenlik Konseyi’nin iki büyük imtiyazından ikincisi “veto”yu da ortadan kaldırmayı teklif ediyor. Çünkü
daimi üyelik ve veto gücü, dünyanın sorunlarını çözmediği gibi yenilerini ekliyor…
Bu o denli haklı ve aynı zamanda cesur bir öneri ki, bugün dahi onlarca ülke aynı fikirde olmalarına rağmen alenen dillendiremiyorlar desteklerini. Kuruluşun ‘iyileştirilmesine’ dair teklife BMGK üyelerinin yaklaşımı top çevirme seviyesinde. İş o noktaya varsa dirsek göstereceklerinin havasını alıyoruz.
‘Veto’ aslında hesap vermeme ayrıcalığıdır
. Vazgeçmek istemiyorlar. Bu durum BM’yi rehabilite etmeyeceği gibi sonunu bile hazırlayabilir. Ankara böyle bir şey istemiyor. BM’nin ‘iyiye’ çalışmasını istiyor. Batı’nın ‘manevi konsolidasyonun’, dünyaya vaadlerinin somutlaşmasıdır. Ama onlar akla ve kalbe o kadar uzaklar ki…***
200’e yakın ülkenin 81 kez bir araya gelip, yerkürenin dertlerine şifa olamaması, umut dahi verememesi zaten teşhistir. Örnek mi lazım; Aynı tarihte ABD’de bulunmasına rağmen Çin lideri BM’ye katılmıyor. ABD lideriyle-ki Trump, BM toplantısından ayrılıp Washington’a bunun için geçecek-Beyaz Saray’da bir araya gelecek. Çıplak gerçek şu ki,
iki ülkenin buluşması BM Genel Kurulu’ndan daha önemli görülüyor
. Herkes BM oturumlarına, yapılan konuşmalara kıyasla-ister uzlaşsınlar ister ayrışsınlar-kerteriz noktalarını buna göre ayarlayacak. Reel-politik bu ama BM gücünü yansıtabilseydi, ikisi de paşa paşa genel kurul salonunda oturmak zorunda kalırdı…***
Garip gelebilir ama Türkiye’nin teklif ve şerhleri, uluslararası düzendeki dalgalanmaların kendi çıkarlarına daha hizmet ettiği bir dönemde geliyor. ‘Yeni Dünya’ya geçiş eşiğinin olası ve cari fırsatları Ankara’nın lehine panorama yaratıyor. Risklere dikkat edip, sağlam yönetmesi kafi. Yine de insanlığın inşa ettiği en büyük ve geniş mutabakatın somut forumu olan BM’nin ihyası için söyledikleri Türkiye’nin dış politika karakteri adına gerçekten gurur verici…
Rağmen yapılmasının sebebi şu; eşik önünde-sonunda atlanacak. Eski dünyanın yeni dünyayla hesaplaşması bittiğinde ortaya çıkacak milletler arası düzen, daha eşit ve adil dünyanın kapılarını açabilir.
Çok kutuplu dünya tasavvuru sadece ‘güç transferi’ ya da ‘gücün yine büyükler arasında üleşimi’ anlamına gelmemeli
…***
Samuel Huntington 1996’da Foreign Affairs’da şöyle yazıyordu; “Popüler kültürün ve tüketim nesnelerinin dünyanın dört bir yanına yayılmasının Batı medeniyetinin zaferini temsil ettiği savı, bir yandan başka kültürlerin gücünün hafife alınmasına, bir yandan da yağlı gıdalarla, solmuş pantolonlarla ve gazlı içeceklerle özdeşleştirilerek Batı kültürünün iyice sulandırılmasına, öyle gösterilmesine işaret ediyor. Batı kültürünün özü Magna Carta’dır, Magna Mac değil.”
Dönemi için parlak ifadeler. Bugün bütün gerçeği ifade etmiyor. Hukukun üstünlüğüne ve elitin denetlenmesine dair ‘ideal’ bugün de yerini koruyor ama “sermaye” kalemleri ve gücü o kadar değişti ki, sadece kola, hamburger veya kültür ihracı ile tarif edilemez. Cep telefonları ya da Yapay Zekâ’nın Batı üzerinden dünyaya sirayet etmesi
bizi de kapsayarak Batı’nın kendisine dönüştürüyor
. O kadarla da kalmıyor. Yeni sermaye dünyanın ve Batı’nın yönetiminde hak iddia edecek kabiliyet ve güce erişti. Magna Carta’dan kalanları “bürokrasi ve ayağa pranga
” olarak tarif etmeye başladı. Politik iktidarları açıktan yönlendirmeye hatta ele geçirmeye başladı. 90’ların liberal çılgınlığından yeni dünya düzenine geçişin nedenini ekonomik saiklere bağladıkları buz gibi ortada. Müesses ekonomi çöktüğü ve yerine aday ‘yeni ekonomi’ tam da bunları artık istemediği için Batı düşüyor…Bunları biz yapmadık. Ama faturasını ödedik. Üstüne düzeltmeye çalışıyoruz. Kendileri bilir.

