Suriyeli meşhur şarkıcı Asâle Nasrî’nin geçtiğimiz perşembe akşamı -17 Eylül- Şam’da verdiği geniş katılımlı konser, büyük yankı uyandırdı. Baas rejimine açık muhalefeti nedeniyle 15 yıldır Mısır’da sürgünde yaşayan Asâle, böylece ülkesine ve doğduğu şehre ihtişamlı bir dönüş yapmış oldu. Neredeyse dört saat süren konseri Suriye Kültür Bakanı Muhammed Yâsin Sâlih de izledi. Bakan Sâlih, bir ara sahneye çıkarak “Şam’ın kızı” olarak tanımladığı Asâle’ye plaket takdim etti, onun Şam’a dönüşünün her asil ve özgür Suriyelinin vatanına dönüşünü simgelediğini belirtti.
Hem salonun coşkusuna hem de sosyal medyadaki yoğun reaksiyonlara baktığımızda, Asâle’nin Şam’da verdiği konserin sadece bir müzik etkinliği olarak algılanmadığını, insanların Asâle’nin dönüşünü Suriye’nin normalleşmesi şeklinde değerlendirdiğini söylemek mümkün. Hatta “Beşşâr Esed gitti, Asâle geldi, Suriye yeniden doğuyor” kıyaslamaları yapanlar da çıktı.
Fakat elbette madalyonun tek yüzü bu değil. Asâle’nin konseri, birtakım tartışmaları da beraberinde getirdi:
Şam’da ve diğer şehirlerde, konserin hemen ertesi günü cuma namazlarında bazı camilerdeki hutbenin konusu doğrudan Asâle’ydi. Şarkıcının kendisini ve şahsiyetini ağır ifadelerle tahkir eden hatiplerin yanı sıra, Kültür Bakanı Sâlih’i bu “günah faaliyeti”ne katıldığı için eleştirenler de vardı. İslâmî çevrelerde “kadının sesi”, “kadının şarkı söylemesi”, “kadının sahneye çıkması” vb. başlıklı çokça tartışma bulunduğundan, camilerdeki manzara sürpriz değildi. Sürpriz olan, Suriye’de şu anda yaşanmakta olan özgürlük atmosferinin genişliğiydi. Baas döneminde kaç tane hoca, kabinedeki güçlü bir bakanın popüler bir icraatını böylesine açıktan ve minberden eleştirebilirdi? Ayrıca, Asâle’yi eleştiren bazı hocaların ayarsız üslubu, aniden elde edilen özgürlüğün nasıl hoyratça kullanıldığını da gösterdi.
Asâle’nin Şam konseri, Suriye’nin yeni yönetiminin karşı karşıya bulunduğu açmazları bir kez daha gözler önüne serdi:
Evvela
, asırlar boyunca olduğu gibi, bugün de Şam’ın nüfusu her açıdan kozmopolit. Şam halkı sanatı, müziği, eğlenceyi ve keyfi sever. Ta Bizans’tan beri böyledir bu. Suriye iktidarı, arka planındaki koyu yeşil dinî tonla Şam sosyolojisini bir noktada buluşturmaya çabalıyor. Görünen o ki, şimdiye kadarki rauntları Şam cephesi kazandı. Bakalım, bundan sonraki maçlar ne olacak? Hama’da, Humus’ta, İdlib’de “gerçek tesettür böyle olur” diyerek peçe takmayı telkin etmek üzere sokak sokak gezen gönüllü hanımlar görmüştüm. Bu soruyu kendilerine herhalde en çok onlar soruyordur.İkincisi
, Suriye’ye her gidişimde, yıllar süren yıkıcı bir savaşın fiziksel enkazının yanı sıra, halkta çok yaygın bir fakirlik ve ihtiyaç da gözlemliyorum. Asâle’nin konserinin yapıldığı bölgeye yakın semtler bile böyle. Konseri izlerken bu çarpıcı tenakuz, doğrusu aklımdan çıkmadı. Şairin “Beyoğlu tepinirken / Ağlar Karacaahmet” dediği türden bir manzaraydı. Normalleşme ve istikrarı sadece ışıklı sahneler üzerinden okumak, halkın gerçek ve yakıcı gündemlerinden kopmayı beraberinde getirebilir.Üçüncü bir nokta
, Suriye’yi ayağa kaldırmak, kapitali ve sermayeyi elinde bulunduran çevrelerle derin angajmanlara girmeden imkânsız. Her angajman da kendi siyasî ve kültürel bagajlarıyla beraber geldiğinden, Suriye yönetimi “realpolitik” ve “konjonktür” denilen tokmakları başının üzerinde sürekli sallanırken görecek. İdeallerden geriye ne kalacağını ve birkaç sene sonra nasıl bir Suriye’nin inşa edilmiş olacağını hep birlikte göreceğiz.Dördüncü olarak
, dünyayla entegrasyon ve normalleşme adına, bütün yatırımların kültür ve sanat sahasına odaklanması, riskli bir yöntem. “Sanat camiası” denen sosyolojik katmanda, hemen her ülkede olduğu gibi, Suriye’de de seküler zihniyetteki insanlar ağırlıkta. Onların dış bağlantılarını ve prestijlerini kullanarak yabancı mahfillere ulaşmaya çabalarken, ipleri tümüyle elden kaçırma ihtimali de söz konusu.Beşincisi
, Suriye’de şahit olduğumuz geçiş sürecinde, eski dönemde çatışmalardan pek zarar görmemiş, tuzu kuru, her dönemde konforunu ve konumunu muhafaza etmeyi başarmış bazı sınıfların, aynı şekilde yeni döneme de hızlıca intibak ettiği görülüyor. Elbette sıfırdan yepyeni bir halk yaratamazsınız, mevcut insan stokuyla çalışacaksınız. Ancak “her dönemin adamı” tipler ortalıkta çoğaldığında, işin cefasını çeken kitleler kaçınılmaz olarak küser ve size cephe alır.Sıradan bir Müslüman olarak benim buradan gördüklerimi Ahmed Şara ve arkadaşları da muhakkak görüyor ve kendi aralarında tartışıyordur. Bizimkisi, bir kardeşlik vazifesi olarak, sadece iyi niyetli hatırlatmalardan ibaret.

