Aydın Ünal önceki gün Yeni Şafak’taki “
Ucu Nereye Dokunursa Dokunsun
” başlıklı yazısıyla
, aslında herkesin içinden geçenleri dile getirdi. Fon krizini “1982 Banker Krizi’nden, 2003 İmar Bankası Krizi’nden daha büyük” olarak tarif etti, yaklaşık 20 milyar dolardan ve 500 binden fazla doğrudan mağdurdan söz etti. Ardından sordu: “Kimlerin ihmali vardır? Kimler bu fonlara girmiş, astronomik kazançlar elde etmiş ve çıkmıştır? Korunanlar var mıdır? Varsa koruyanlar kimlerdir?”
Şu süreçte sorulması gereken en doğru sorular bunlar. Ama ben yazının başlığını okurken tam tersini de düşündüm:
Ya ucu kimselere dokunmazsa?
Tera Fon ve Pusula Holding bağlantılı skandalla ilgili olarak, değeri bir gecede 948 kat artan, ardından yıllık yüzde 10 binlik artışlara ulaşan fonlardan astronomik kazançlarla çıkan isimlerden söz ediliyor.
Bu isimlerin iktidar çevrelerinde görüldüğü, anıldığı, hatta “bilindiği”
iddia ediliyor. Adalet Bakanı Akın Gürlek
, “Vatandaşlarımızın birikimlerini hedef alanlardan hukuk önünde hesap soracak, mağdurların haklarının takipçisi olacağız”
dedi. Bu teminatı aldık, kabul ettik.Fakat
toplumdaki rahatsızlığın boyutunu görmek gerek
. Sosyal medya bunun tam bir ölçüsü değil, onun ötesinde bir dalga oluşuyor.Bana bu satırları yazdıran, sosyal kırılmaya dair kaygım. Türkiye’nin etrafı yangın yeriyken, devletler yeni dünya düzeninde yer almak için kritik hamleler yaparken, Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki Türkiye dış politikada, diplomaside ve savunma sanayiinde tarihi adımlar atıyor. Böyle bir dönemde içeride birileri iktidara yakın durarak veya yakın görünerek halkın birikimine çökerse; bunun hesabı ikna edici biçimde sorulmaz, mağduriyetler giderilmez, piyasalara çeki düzen verilmez ve makamların emanet edildiği isimler gözden geçirilmezse
çok büyük bir siyasi kırılma olur
. Çünkü halkın politikaya olan inancı ağır hasar alır. Özellikle de yeni nesli kimse ikna edemez.
Kaygımın zirve noktası ise şu: Biriken güvensizlik, Ukrayna’da olduğu gibi, siyasetin dışından gelen bir ismin ülkenin başına geçmesinin önünü açabilir.
Çok kez yazdım. Yeni neslin hayatı okuma biçimini, olayları ele alma şeklini, çıkarımlarını kestiremeyen ve de ikna edilmelerinin ne kadar zor olduğunu anlamayan herkes, tüm dünyada ağır bedeller ödeyecek. Gençlerin suyuna gitme meselesi değil bu. Onları kuşatmaktan, zihin dünyalarında doğru bir şekilde yer edinmekten bahsediyorum.
Ukrayna’da yıllarca süren yolsuzluk skandalları, siyasetin tamamına yönelik bir “hepsi aynı” öfkesini besledi. İnsanlar, savaş yorgunu yaşlı bir kadının deyimiyle, bir “şaklabana” yüzde 73,5 oy verdi. Neden mi?
Biriken öfke, siyasetçileri aşarak, sisteme duyulan güveni sarstı.
Ülkemizde bugün yaşananlar da böyle bir güvensizliğin tohumu olabilir.Eğer yüz binlerce insan, emeklisi, esnafı, memuru, “1 koyup 3 alırım” umuduyla girdiği fonda birikimini kaybettiyse ve kamuoyunda hâlâ “Bu vurgunu yapanlar kim sorusuna?” yanıt aranıyorsa, insanların herkese ve her şeye olan güveni önce zedelenir. Kaçınılmaz olarak da güven sıfırlaması yaşanır.
BİR: Bu kriz siyasi değil demek, siyaseti bilmemektir
. Aksine kulağın üzerine yatmaktır.İKİ: Bu vurgunun arkasında olduğu söylenen isimler kim?
Hangi makamda oturuyorlar, hâlâ o makamlarda mı oturuyorlar? Bu sorulara yanıt verilmek zorunda.ÜÇ
: Söz konusu mağdur sayısı yüz binlerle ifade ediliyor. Her birinin bir ailesi, bir ev bütçesi var. Belki o para, evlenecek bir gencin çeyizi, bir emeklinin son güvencesiydi. “Piyasa kuralları böyleydi, riski bilerek girdiler” demesi kolay. Ama devletin görevi tam da burada başlıyor
. Borsadan anlamam; yine de okuduklarımdan herkes gibi şu soruları çıkarıyorum: Fonun denetimi neden yapılmadı?
DÖRT
: İnsanlar en azından kimler tarafından soyulduklarını bilmeli. Ancak birkaç ismi açıklayıp kamuoyunu rahatlatmak, bu işin çözümü olamaz. Sorumlulukların ortaya çıkarılması ve mağduriyetlerin giderilmesi gerekir.
BEŞ: Mağdurlar paralarını alabilecekler mi?
Bu soruya tatmin edici ve net bir yanıt verilmesi, soruşturmanın gerçekten sonuç verdiğini de gösterecek. Hükümetin bunu başaracak iradesi ve gücü fazlasıyla var. Hız ve şeffaflıkla hareket etmek, krizi bir sosyal onarım fırsatına, hatta yeni bir güvene dönüştürebilir.Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu kirli işin üzerine gideceğine tereddütsüz inanıyorum. Dış politikada, savunma sanayiinde, diplomaside atılan tarihi adımların, içerideki “bir grup imtiyazlı spekülatörün” halkı soyarak heba etmesine elbette müsaade etmeyecektir.
Lakin
kamuoyunu doğru bilgilendirmek bu mücadelenin en önemli ayaklarından biri
. “Ucu kimselere dokunmazsa...” algısı yerleşirse -ki ortam buna çok müsait- “bu sene, bu sene” diyerek enflasyonun düşmesini bekleyen, yüksek faizle bükülen belini doğrultmakta zorlansa da “dik duran”, ekonomik sıkıntılarını “her yerde savaş var” anlayışıyla bastıran bu halk bir noktadan sonra küser. Bakın, bu çok ağır bir yaptırım olur.
Aslında yerel seçimlerde bunun bir işaretini gördük. Emeklilerin bir kısmı sandığa gitmedi. Bu tavır, birçok şehrin bir iki puanla el değiştirmesinde belirleyici oldu. Şimdi de benzer bir hava esiyor. Ancak bu kez gençlerin dünyasında fırtınalar kopuyor.
İsmail Kılıçarslan’ın dünkü
yazısındaki
şu cümlesini de not düşmem gerekiyor: “Türkiye sevgimizi ve Recep Tayyip Erdoğan’a bağlılığımızı kullanarak bizi ‘salak’ zannetmenize de en hafif tabirle, içerliyoruz artık.
”Onun için
ucu nereye giderse gitsin, kime dokunursa dokunsun, hem de vakit kaybetmeden
. Demek o ki borsa vurgunu soruşturması yalnızca mağdurları değil, memleketin geleceğini de ilgilendiriyor
. Değil mi?
