
Sadece dergilerin değil, bazı kitapların da özel sayı görünümüyle hazırlandığını biliyoruz. Ne demek istediğimin daha iyi anlaşılması için bir örnek vereyim. Bu memlekette bir Hilmi Yücebaş vardı. “Bütün Cepheleriyle” başlığı altında bir hayli kitap yayınlamıştı. Bunların hepsi derlemelerdi. Ne yazık ki bu eserler o zamanlar hafife alınmıştı. Halbuki bunlar son derece önemliydi ve araştırmacılar için büyük bir kolaylık sağlıyordu.
Diyelim ki siz Yahya Kemal hakkında bir eser hazırlıyorsunuz ve kaynak sıkıntısı çekiyorsunuz. İşte o zaman merhum Hilmi Yücebaş’ın “Bütün Cepheleriyle Yahya Kemal” isimli eseri imdadınıza yetişiyor. Kitabın sayfalarını çevirmeye başlayınca da, bu büyük şairimiz hakkında kaleme alınan yazıların neredeyse hepsiyle bu kitapta karşılaşıyorsunuz. Sadece yazılar mı, konuyla ilgili şiirler, fıkralar, hatta karikatürler de adı geçen kaynakta yer alıyordu. Yahya Kemal hayranları için böyle bir malzeme bolluğunun ne kadar önemli olduğunu yine Yahya Kemal muhipleri takdir ederler.
Yücebaş’ın, yanlış hatırlamıyorsam, bu minval üzere kaleme aldığı on on beş kitabı var. Mesela bunlardan biri de “Bütün Cepheleriyle Namık Kemal”dir. Keza bu eserde de Namık Kemal’le ilgili lehte aleyhte bütün yazılar bir arada toplandığı gibi, hicivlere ve fıkralara da epeyce yer verilmiştir. Hiciv deyince aklıma geldi. Yıllar önceydi. Gaziantep’te ikâmet eden Necmeddin Şahiner Bey bir gün telefonla aradı ve benden yerine getirilmesi zor olan bir istekte bulundu. Dursun kardeş, bir araştırma yapıyorum. Bana, Zaptiye Nazırı Şefik Paşa’nın bekçilere düdük verdirmesi üzerine Namık Kemal’in kaleme aldığı hiciv beyti lazım, dedi. Bul, bulabilirsen. Hayır, hayır, hiç zorluk çekmedim. Hemen Namık Kemal’le ilgili bu kitabı elime aldım. Açtığım ilk sayfada bu hiciv çıkmasın mı? Hiciv şöyle:
Zaptiyede mü’şir olacak nâsezâ teres
Çok ehl-i iffeti yüz üstü sürükledi
Âfâkı tuttu velvele-i sît ü şöhreti
Bekçileri dahi yola koydu düdükledi.
Netice-i kelam, Hilmi Yücebaş’ın edebiyatçılarımız, şairlerimiz hakkında “Bütün Cepheleriyle” üst başlığıyla hazırladığı kitaplar böyle bir özellik taşıyor.
Özel sayı olarak yayınlanan dergilere gelince, onlar da güzel sayılar olarak karşımıza çıkıyor. Mesela Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Hazreti Pir’le ilgili bir çok değerli yazıyı ve şiiri bünyesinde muhafaza ediyor. Aynı derginin Yunus Emre özel sayısı da aynı tarzdaki yazılarla, şiirlerle dolup taşıyor. Şükürler olsun, kütüphanemde bulunan özel sayılar büyük bir yekûn tutuyor.
Bu yazıyı biraz da başka bir dergiden kısaca söz etmek için yazdım. İstanbul Müftülüğünün yayın organı olan Din ve Hayat dergisinin 52. sayısı “Mevlid-i Nebi” özel sayısı olarak neşredildi.
191 sayfalık bu dergi, gerek muhtevasının zenginliğiyle, gerekse baskı tekniğinin mükemmel oluşuyla göz dolduruyor. Bu son sayısında, daha doğrusu 52. sayısında Mevlid-i Nebi ile ilgili ve alakayla okunan bir çok makale yer alıyor. İçindekilerin hepsini buraya kaydedemeyeceğim için sadece kapaktan birkaç başlığı nakletmekle yetineyim:
Mevlid-i Nebi Kutlamalarının Tarihi, Erken Cumhuriyet Romanlarında Mevlid Merasimleri, Mevlid Nâzımı Süleyman Çelebi’nin Mezarı, Tek Parti Döneminde Mevlid Merasimleri Yapılmış mıydı? İslam Tarihi ve Siyer Kaynaklarında Hz. Peygamber’in Veladeti, Edebiyatımızda Hz. Peygamber’in Doğumu…
Bu sayıda dahil “Din ve Hayat”ın her sayısının en mükemmel şekilde okuyucuya ulaştırılmasında editör Fulya İbanoğlu Hanımefendi’nin de büyük bir rol oynadığını, hakşinaslıkta bulunup belirtmemiz gerekiyor. Böyle bir derginin okuyucu sayısını mı soruyorsunuz. Bunu ne ben söyleyeyim ne de siz duyun. “Vâesefâ” demekle yetinelim.
Dini edebiyatımızın altın sayfalarını süsleyen Mevlid-i Nebevi hakkında -bilindiği üzere- birçok eser yazıldı. Fakat hiçbiri Süleyman Çelebi’deki derinliğe ve üslup güzelliğine ulaşamadı. Sehl-i mümteni tarzında kaleme alınan “Vesîletü’n-Necât” yüz yıllardan beri ve her zaman her yerde Efendimize duyulan büyük, hem de çok büyük muhabbeti dile getirdiği için aşkla, şevkle okunuyor. Nazire olarak yazılan diğer birçok mevlid kitabının içinde Süleyman Çelebi mevlidinin ayrı ve mümtaz bir yer tuttuğunu bu sahada kalem oynatanlar özellikle vurguluyorlar. Mesela Ziya Paşa “Harâbât”ında şöyle diyor:
Dört yüz seneden beri efâzıl
Bir söz demedi ona mümâsil
Tanzîrine çok çalıştı yârân
Kaldı yine misl-i bikr-i Kur’an.
Şurası da ayrı bir gerçek değil mi? Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Nebi’sine bu kadar fazla nazire kaleme alınması, onun bir numaralı Mevlid olduğunu da ayrıca göstermiyor mu? Evet, hakikaten çeşitli isimler altında kaleme alınan bu nazirelerin sayısı oldukça kabarıktır. Benim kütüphanemde bile “Gelin Mevlidi”, “Mehmed Şemseddin el Mısri Mevlidi”, “Bursalı Âkif Mevlidi veya Kadınlar Mevlidi” gibi bazı Mevlid kitapları bulunuyor. Not olarak şunu da belirtmek isterim: Mevlid ve Süleyman Çelebi hakkında en sağlıklı bilgileri ayrıntılı olarak öğrenmek isteyenlerin Prof. Ahmed Ateş’in eseriyle, Yüksek İslam Enstitüsü’nün değerli hocalarından merhume Dr. Necla Pekolcay’ın “İslami Türk Edebiyatı” kitabını okumaları gerekiyor.
Şimdi sıra, nazire olarak yazılan bir başka Mevlid kitabına geldi. “Tahir Nadi Mevlidi” adını taşıyan bu kitabı 1950’de İkbal Kitabevi neşretmiş. Edebiyat dünyamızın seçkin isimlerinden olan Tahir Nâdi merhum, neden böyle bir kitap hazırladığını “Mevlidi Nasıl Yazdım” başlığı altında şöyle anlatıyor:
“Yirmi yedi yaşında Mardin’de İdadi’de hocayım. Mevsim kış, on beş gündür amansız bir hastalığa tutuldum. Yakıcı ateşler içindeydim. Beynim alev alev yanıyor. Dünya gözüme kapkara zindan gibi. Fazla olarak garip ve bikesim. Aileden, akrabadan ve henüz vefakâr dostlardan mahrumum. Susuzluktan yanıp kavrulan dudaklarıma şefkatle bir damla su verecek kimsem yok. Hastalığın hezeyanları, korkunç hayal ve heyecanları tahammülfersâ ızdıraplarıyla ezilmiş, erimiş bir haldeyim. Gözlerimin önüne serilen sinema: Sel, yangın hâileleri.
Çöl ortasında serap hülyalarıyla rüyalar görüyorum. Kâh coşkun sellerin korkunç bir hercümerç ile deryalar gibi aşıp taşan dalgaları arasında bunalan, boğulan bir zerre gibiyim. Kâh kâbuslara gark olan ruhum, fırtına ve kasırgaların şimşekleriyle patlayan tarrakaların yıldırımlarından sonra tıpkı yanardağ lavlarının cehenneme çevirdiği bir çevre içinde kıvranmaktayım. Bu mahuf (korkutucu) uykudan bir an gözlerimi açınca, hayattan eser kalmayan vücudumun yıkıldığını, emellerimin artık sönmüş olduğunu görerek, ömrüme vedaya hazırlanırken birdenbire ruhumun karanlıkları içinde bir ümit, kaderimin bir dönüm noktası olan bu doğan yıldız, beni hayata, saadete kavuşturmuştur. Ruhum, fenâdan bekâya göçmekte iken yazıma tebaan rahm-i ilahiye mazhar oldum. Baygınlığım bir an zail olarak, bünyemde, beynimde bir hafiflik, bir faaliyet hâsıl oldu. Manevi kudretim yükseldi. Gayr-i ihtiyari, gayr-i şuuri olarak Uluhiyet’e hitap etmeye münâcaata başladım. Tıpkı deniz üzerinde çırpınmakta, boğulmakta olan bir felaketzede kurtarıcısının ağuşuna atıldığı gibi
Yâ Rab! Beni şu dertten halâs eyle, hayatımı bağışla ki, âfiyet bulayım da sana hamd ü senadan, secde ve şükrandan sonra Habibine bir mevlid, bir kaside yazayım. İki cihana şeref ve saadet bahş eyleyen o Nebiyyi Müfahham’ın bu dünyaya şan-ı kudûmünü tebcil, takdis edeyim. Bütün mahlukat ve kâinatın sebeb-i hikmeti ve hilkati olan o mübarek Vücûd-u Akdes’in âlem-i İslam’a kadem nihade olmasını taziz ve tekrim ile medhü sena edeyim. Onu asırlarca âmmenin anması, hürmet ve ta’zim ile yâd eylemesi için naciz kalemimle lâyezal bir Mevlid yazayım. Gerçi Onun rûh-u pâkini şâd edecek bir eser yaratmaya benim aczim mânidir. Fakat sen inayet buyurur, bana kuvvet verirsen elbette mahcub olmam.
Bu duam ve münacaatım minindillah (Allah indinde) kabul buyurulmuş olmalı ki, ertesi sabah gözlerimi açıp kendimi yoklayınca o cismimi kavuran ateşler sönmüş, vücudum yumuşamış, ruhum hafiflemiş, marazdan (hastalıktan) eser kalmamış, hayatım iade olunmuştu. Bu bahar beşareti, şifa şafakı ile hemen ahdimi, andımı hatırladım. Sabahleyin yanıma gelen doktor bu halimi görünce hayretler içinde kalarak sen ne ilaç içtin, ne tedbir aldın diye şaşkın şaşkın sorguya çekmeye başlamıştı. Ara sıra hizmetime bakan kadına, bir mevt-i muhakkaktan (kesin ölümden) kurtuldu demiş.
Zekâ parıltısı sönmüş, hafıza kuvvet kalmamış, tahayyül ve muhakemesi kaybolmuş, ızdıraba tahammülün dar bir dairesi içinde ezile ezile perişan olmuş malûl bir dimağ’dan ne beklenir ki, bir marizin ifâkata mazhar olmadan (bir hastanın iyileşmeden) Veladet-i Peygamberi yazmaya cesareti muhali temenni idi. Çünkü acz-i mutlak içindeyim. Nezrimi yerine getirmek için ancak Ulu Tanrı’ya sığınmaktan, Ruhaniyet-i Peygamberi’den istimdâttan başka çarem yoktu. Hazırlamadan, düşünmeye vakit kalmadan ertesi sabah, yani halasımın (kurtuluşumun) ferdası sabahı ümit ve cesaretle dolu bir azimle Bismillah deyip mütevekkilen alelllah mevlidi yazmaya başladım.
Kırk sekiz saatten ibaret iki günün sadece yirmi dört saatinde yazıp bitirmek nasip oldu. İtiraf edeyim ki, bu eser benim ilmimin, şiirimin mahsulü değil, bu bir ilahi ilham neticesidir. Bu kudreti beyan bana râci değildir. Bütün tahayyülat, tasavvurat sanki bir Melaike’nin nefh-i ruh eylemesi gibi lâhuti bir tesir altında sânih olmuştur.
Ben bu câzibeyi hissediyordum. Çünkü kelimeler, kafiyeler hep gür bir çeşmenin akışı gibi, serian ve bir intizam, insicam ile mısra oluyordu. Hayalim genişlemiş, muhakemem kuvvetlenmiş, zekâm parlamıştı. Kafile kafile fikirler, tasavvurlar havsalamı ihata edip taşıyordu. Ben hocasından dikte eden naciz bir talebe gibi hep bunları not ediyordum. Ruhum tatlı bir rüya görür gibi, kâh semavata uruç ediyor. (Göklere yükseliyor) bir serab-ı uhrevi içinde melekler âlemine girerek Miracın nurani safhalarını görmeye çalışıyordu. Kâh o Mefhar-ı Mevcudat’ın ân-ı veladetinde kâinatın, semaların selama kalktığını, müşahede eder gibi oluyordu. Diğer taraftan yüzlerce, binlerce bu naçiz tuhfemi (hediyemi) okumak lütfunda bulunmaları ihtimali, şevk ve heyecanımı kamçılıyordu. Sıhhat ve neşe içinde bulunan insanlar gibi rahat ve huzurla mükellefiyetimi ifa edip (görevimi yerine getirip) emelime nâil oldum. Mevlid-i Nebevi bir dua ile hüsn-ü hitâma erdi.
Ve minallahi’t-tevfîk.”
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.