Yazarlar Firari entelektüelliğin ulusal kökenleri

Firari entelektüelliğin ulusal kökenleri

Ergün Yıldırım
Ergün Yıldırım Gazete Yazarı

Entelektüellerimiz firari duruma düşüyor. Hikâye, modernleşmeyle başlar. Yakup Kadri, Sürgün romanında çok etkileyici anlatır bunu. İstanbul’da gemiyle Avrupa’ya gitmek isteyen ve gönüllü olarak sürgüne çıkan bir aydının trajik-komik hikayesi. Cemil Meriç, bu aydın hallerine müstağrip adını verir. “Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı ülke” şartları, müstağripliğin ortaya çıkışında hiç mi etkili değil? Firari entelektüel, önce sosyolojik varlığına yabancılaşır. Toplumuna küser, devletine küser, dinine küser. Sonra da Batı bilim kapılarında devşirme olmaya koşar. Devşirme rolünü üstlenince de artık onun için hakikat sadece ülkesinin suratına tükürmektir. Neden böyle bir bilinç dönüşümüne uğruyor Türk entelektüelleri? Neden toplumuna yabancılaşıyor? Bunun küresel hegemonyayla yakından ilişkisi var. Batı’nın entelektüel taarruzları ve oryantalizm çalışmaları da etkili. Fakat sadece bunlarla sınırlı olduğunu söylemek zor. Entelektüelleri firari duruma düşüren, Batı merkezlerinde kapıkulu haline getiren ulusa/resmi hegemonyanın da etkisi oldukça fazla. Bunu görmek için son yüzyıllık entelektüel-akademik tarihimize bir göz atmak yeterli.

Yüzyıllık akademik tarihimiz, adeta tasfiye tarihidir. Önce 1933 tarihinde Darül Fünun Islah projesiyle başlar bu. Ahmet Naim Babanzade gibi nice entelektüel insan üniversiteden atılır. Nurettin Topçu, üniversite kapılarına yaklaşamaz. Çok partiye geçiş sürecinde, 1947 yılında bu defa Ankara Dil Tarih Coğrafya’da devam eder bu tasfiye. Birçok entelektüel soluğu Batı’da alır. Artık her darbe sonrası rutin hale gelir akademik ve entelektüel sermayeyi tasfiye etmek. Elbette içeri atılan aydınlar da var. Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Necip Fazıl hapislerde yıllarını geçirirler. Necip Fazıl, hapis suçuyla göçer bu dünyadan. 12 Eylül’de ise bu defa 1400’likler adıyla gerçekleşir tasfiye. Geniş bir akademisyen kadrosunun işine son verilir. Mete Tunçay gibi başarılı bir tarihçi 15 yıl sonra profesör olur. Arkasından 28 Şubat darbesiyle yeni bir tasfiye politikası yaşanır. Bir çok akademisyen ve aydın dışlanır, hapse atılır, yurtdışına kaçmaya zorlanır. Entelektüel sermaye talan edilir. Muhalefetinden, bilgisinden ve aydınlanmasından korkulur. Elbette bu defa muhafazakâr çevrenin aydınları, akademisyenleri ve entelektüelleri hedeftedir. Vebalı olanlar onlar. Başörtülü, İHL, İslamcı, Milli Görüşçü bütün unsurlar üniversiteden tasfiye edilmeye çalışılır. Yeni girmek isteyenler ise kapıya yanaştırılmaz. Sosyalisti de, milliyetçisi de ve hatta muhafazakârları da bu düzene boyun eğer. Buna uyum sağlar. Baskıcı politikalar karşında içine düştüğü kaygıdan kurtulmak ve kendini güvenceye almak için kendince roller üretir. Jurnalliğe kadar vardırır bu işi.

Türkiye’de akademisyen ve entelektüellerin tasfiye politikası entelektüel sermayeyi fakirleştirir. Dönem dönem onlara seçenekler sunulur. Bu seçenekler Katoliklerin Müslümanlara ve Yahudilere Endülüs’te reva gördüklerine benzer. Seçenekler nettir: Ya hapis ya firari ya da üniversiteden/ülkeden sürgün. Bu kısır döngü içinde düşünce ve bilim büyük yara alır. Çoğu zaman toplumuna yabancılaşmayla yaşanan firari olgusu, bu defa siyasetin ve darbe politikalarının itmesiyle yaşanır. Firarilik, doğrudan merkez güçler tarafından üretilir. 2015 yılında yaşadığımız son darbe girişimi de Türkiye’yi yeniden güvenlik siyasetine yöneltti. Demokrasi ve hukuk alanlarında daralmalar oluştu. Akademisyenler ve entelektüeller yine yara almaya başladı. Oysa bu iktidar, yüzleri aşan üniversite açtı, akademik alana büyük yatırımlar yaptı, Anadolu’da devasa üniversite külliyeleri inşa edildi, uluslararası bilim projelerini destekledi. Ancak bu süreçte kimi entelektüel ve akademisyenler yeniden devletine, toplumuna ve coğrafyasına küskün hale geldi. FETÖ ve PKK terörü ile ilişkili olanları kast etmiyorum elbette. Düşünce özgürlüğünü kullanma biçimiyle devletin ve siyasal iktidarın sınırlarını zorlayan kişilerden bahsediyorum.

Beş yıldızlı otel misali kampüs binaları inşa ediyoruz. Bunlar akademik beden. Önemli olan bu bedenin ruhu. Akademik ruh akademisyendir, entelektüeldir, aydındır. Araştırma ve bilgi üretimidir. Cumhurbaşkanımız’ın bahsettiği reformlar önce üniversitelerde başlamalı. Akademisyen ve entelektüelleri firari ve devşirme olmaktan kurtaracak yeni adımlar atılmalı. Bunun için de önce bilim adamları ve entelektüelleri kucaklamalıyız. Temsil edilme imkânlarının önünü açmalıyız. Entelektüel sermaye en değerli sermayedir. Bu sermaye için ortaya koyduğumuz emek ve servet dünya kadar. Asıl önemli olan onu korumak, kazanmak, çalıştırmak. Kalkınmamızın salt mühendislik boyutuyla yürümesinin ürettiği sakıncalar da ortada. Bunu aşmanın yolu, yine kültürel/entelektüel sermayeden geçer. Onu desteklemek, onun sınırları zorlayan düşünce özgürlüğüne tahammül göstermek ve onu taşımak…

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.