Kendisi hakkında Ekşi Sözlük’te edilen hakaret ve iftiralar arasına sıkışmış şu karşıt malumat, aslında o köhne zihniyetin itirafı olarak kısmen doğru: “Siyasal İslâm’ın ve gericiliğin bayraktar-larından…” Evet, o bir bayraktardı. Vefatının ardından yazılanlar ise mide bulandıracak kadar seviyesizdi. Birkaçı dışında hemen hepsi büyük bir nefretin sonuçlarındandı. Merhum Şule Yüksel Şenler’in hayatını anlatan biyografik diziyi izlerken sık sık “Vay be…” dedim. Bir mücadele insanının hayat hikâyesi
Kendisi hakkında
Ekşi Sözlük’te edilen hakaret ve iftiralar
arasına sıkışmış şu karşıt malumat, aslında o köhne zihniyetin itirafı olarak kısmen doğru: “Siyasal İslâm’ın ve gericiliğin bayraktar-larından…”
Evet, o bir bayraktardı. Vefatının ardından yazılanlar ise mide bulandıracak kadar seviyesizdi. Birkaçı dışında hemen hepsi büyük bir nefretin sonuçlarındandı.
Merhum Şule Yüksel Şenler’in hayatını anlatan biyografik diziyi izlerken sık sık “Vay be…” dedim. Bir mücadele insanının hayat hikâyesi günümüze ancak bu kadar başarılı taşınabilirdi. Daha da önemlisi, Şule Hanım’ın davası sloganlara boğulmadan; yaşadığı iç muhasebeler, bedel ödeyişleri ve sarsılmaz kararlılığı etkileyici diyaloglar eşliğinde, sahici bir şekilde aktarılmıştı.
Ancak dizi,
platformunda yayınlanır yayınlanmaz malum kesimin linçine uğradı.
Şule Yüksel Şenler’e duyulan o bitmeyen öfkeden
bu kez nasibini alanlar, onun mücadelesine ekranlarda hayat veren oyuncular oldu.
Peki ama nedir bu dinmeyen öfkenin nedeni? Eminim ki o klavye arkasına saklananların birçoğu ne gördü ne de tanıdı kendisini. Dizide de işleniyor: 1960’larda başı açık, modern bir kadın ve yazar kimliğiyle var olurken örtünmeyi seçiyor ve bir rol model olarak Anadolu’yu karış karış dolaşıyor. Bu arada hakkında sayısız dava açılıyor; aleyhinde suç duyurusunda bulunan güya çağdaş kadın derneklerini zihnen felç eden savunmalar yaparak hem hukuk önünde beraat ediyor hem de milletin kalbinde güç kazanıyor. Hapse atılıyor. Türlü eziyetlere, susturma girişimlerine ve medya operasyonlarına maruz kalıyor. Ama önüne geçemiyorlar. Bu genç kadın, zamanla
Müslüman Türk kadınları için bir bayraktara
dönüşüyor.
Batılılaşma ideali ve “modernleşme” adına Müslüman kadınları inançlarından ve geleneklerinden koparmaya çalışanların çarptığı o sert kayanın adı
’di. Dirisine, ölüsüne, dizisine, talebelerine ve hatta onu canlandıran oyunculara duyulan öfke bugüne ait değil.
Yetmiş yıllık kurumsal bir kinin
kuşaktan kuşağa taşınmış hâlini sergiliyorlar.
Dizinin ve oyuncuların hedefe konulmasında bana göre iki gerekçe daha var.
: Sanat için her şeyi mübah görenlerin ideolojik boyaları döküldü. Yıldız Çağrı Atiksoy ve İlayda Alişan’ın dizide bile olsa başlarını örtmeleri tahammüllerini tüketti.
: İnancı gereği başını örttüğü için mahkûm edilen Şule’nin hapishanede maruz kaldığı, dönemin vesayetçi anlayışının koğuştaki azılı suçlular üzerinden yaptırdığı o kirli eziyetler... Namazda tam secdedeyken başından aşağı iki kova su dökülmesi sahnesi gibi, Şule Hanım’a on yıllar önce yaşatılan bu insanlık dışı muamele, izleyenleri çileden çıkaracak bir sahicilikle canlandırılmış. İşte bunların bilinmesi, yeni kuşakların önüne konulması birileri için pek yenir yutulur değil.
Yani dönüp bakacak olursak,
Şule Yüksel Şenler çok rahatsız etti onları.
Zira o, sonradan örtünmeyi seçmişti, zira dönemin kültürel iktidarına teslim olmamıştı, zira Anadolu’nun kızlarına, inançlarıyla kamusal hayatta var olabileceklerini gösteren bir meşale yakmıştı. En önemlisi de sadece yazmadı, yazgısını yaşadı.
Aslında bir yerden sonra dertlerinin Şule Hanım olmadığını, onun öncülüğünde, başörtülü kadınların üniversite kapılarında ağlatıldığı günlerden, devlet kademelerinde görev aldığı bugüne uzanan o
muazzam toplumsal dönüşümle
hesaplaşmaya çalıştıklarını gördük. Şule Yüksel Şenler bu mücadelenin sembolü olduğu için de kinleri hiç bitmedi. Yasaklar kalktı, Türkiye değişti fakat bu çevrelerin içindeki o rövanşist hırs dinmedi.
Bu vesileyle, Taşacak Bu Deniz dizisinin geçmiş bölümlerindeki şiddet ve çatışma sahnelerine yönelik eleştirilerimi mahfuz tutarak bir hakkı teslim etmek istiyorum. Kızlarına fiilen kavuşan Adil ve Esme karakterlerinin Kurban Bayramı sabahında yaşadıkları o saf maneviyat dikkat çekiciydi. Esme sabah namazını kıldı, şükür duasını etti. Adil bayram namazına gitti. Buraya kadar her şey alışılagelmiş bir akıştaydı. Fakat devamında, mühim bir ayrıntı vardı:
Kurban Bayramı’nın ve ibadetin ruhunu yansıtmak için getirilen teşrik tekbirleri sahneye taşınmıştı
ve camide sesi en yüksek çıkan Adil’di.
Belki birçok izleyiciye sıradan bir sahne gelebilir ama bu ülkenin yakın geçmişini, kurumsal baskı dönemlerini bilenler için öyle değil. Çünkü yıllarca dindar insanlar dizilerde, filmlerde ya gülünçleştirildi ya da hikâyelerin arka planına itildi.
Şule Yüksel Şenler’in ömrünü adadığı sivil mücadele ise biraz da bunun içindi.
İnsanların inançlarından utanmadan, kendi kimlikleriyle yaşayabildiği özgür bir memleket için...
Tam da bu yüzden, yıllarca koruduklarını sandıkları ideolojik barikatlar yıkıldığı için, bir vakitler kendileri gibi yaşayan Şule Yüksel Şenler’i bir türlü affedemiyorlar.
#Şule Yüksel Şenler
#Müslüman
#Türk
#inanç
#modernleşme
#Batılılaşma