Spor ayakkabı üreticisi Adidas, Gazze’de İsrail askerleri tarafından hedef seçilerek öldürülen kadın, erkek, yaşlı hatta kedi köpek, koyun ve keçinin dışında 50 binden fazla çocuğun katledildiğini en az 50 bin çocuğun da bombalarla sakat bırakıldığını biliyor.
Buna rağmen ne yapıyor?
Gazze Şeridi’nde binlerce Filistinlinin uzuvlarını kaybetmesine neden olan İsrail ordusundan emekli askere özel tek ayakkabı üretmekten gurur duyuyor.
Ve bu askeri de reklam filminde oynatıyor.
Spor ürünlerinin ünlü markası Adidas boykota uğramaktan, zarar etmekten korkmuyor.
Ama Gazze için üzüldüğünü söyleyen, “Filistinlilerin yanındayız” diye mesaj veren yerli şirketler zarar etmekten korkuyor.
Kötüler cesur, iyiler korkak.
**
Mart 2026’da Journal of Occupational and Organizational Psychology’de yayımlanan kavramsal bir çalışma, toksik (olumsuz-negatif) davranışların normalleşmesine ilişkin dikkat çekici bir risk tanımlıyor:
Zamanla kendini açıklamak zorunda kalanlar, zarar veren davranışları sürdürenler değil, onları sorgulayanlar haline gelebiliyor.
Böylece tartışmanın odağı, çalışma koşullarından bu koşullara itiraz eden çalışana kayabiliyor.
O yüzden şirketlerde veya kurumlarda geri bildirim, sizi değersiz hissettirmek için değil, gelişiminize yön vermek için kullanılmalıdır.
Emeğinizin karşılığını istemek bağlılık eksikliği, karşılıksız fazla çalışma taleplerine sınır koymak tembellik değildir.
Rahatsızlığınızı dile getiremiyorsanız sorgulanması gereken yalnızca sizin kendinizi ifade etme beceriniz değil, kurumun itiraza ne kadar alan tanıdığıdır.
Kaynak: Harvard Business Review Türkiye
İş dünyasında genel anlayış şudur;
Suç çalışanın başarı yöneticilerindir.
Zarar çalışana az ücretle ödetilir ama kar şirketindir.
**
Küresel dondurma sektörünün büyüklüğü 120 milyar doları aşmış.
Marketlerde yerli dondurma bulmak zor.
Boykot listesindeki dondurmalar farklı marka ve isimlerle bütün köşeleri kapmışlar.
Dondurma alırken en çok dikkat etmeniz gereken şey rengi.
Üstünde “çocuk kanı” varsa almayın.
**
Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) Konya Şubesi Kültürel Etkinlikler serisi kapsamında düzenlenen “Türk Diasporası” başlıklı konferansta Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Müşerref Yardım, Türk toplumunun Avrupa’daki 60 yılı aşan göç serüvenini, barınma, beslenme ve sosyal uyum süreçlerinde yaşanan ilk kırılmaları ve geçicilikten kalıcılığa evrilen sosyolojik yapıyı değerlendirmiş;
“1961 yılında Sirkeci Garı’ndan hüzün ve umutla kalkan trenler ve orada el sallayan göçmenlerin tek bir amacı vardı:
İki yıl boyunca çalışıp para biriktirmek, Türkiye’de ev veya traktör alıp geri dönmek. Ancak süreç planlandığı gibi işlemedi.
Göçün ilk yıllarında sistem Türkleri bir insan olarak değil; sanayi ve ekonominin büyümesine katkı sağlayacak sadık ve sessiz bir kol gücü olarak gördü.
İsviçreli yazar Max Frisch’in de ifadesiyle; ‘Biz sadece iş gücü çağırmıştık, karşımızda canıyla, kanıyla, duygularıyla ve kültürüyle insanlar geldi.’
1970’li yıllardan sonra geçicilik kalıcılığa doğru evrildi. İşçilerin ardından eşleri ve çocukları gitti, okullar açıldı ve Türk mahalleleri kuruldu.
Ne kadar uyum sağlarsanız sağlayın, dili mükemmel konuşun veya verginizi verin; siyasette ve medyada sistemin dışında kalan yabancı unsur olarak görülme riski devam etmektedir.
Edward Said’in belirttiği gibi: ‘Bize okulda bir İngiliz gibi olmayı ve davranmayı öğrettiler ama hiçbir zaman bir İngiliz olamayacağımızı da öğrettiler.’
Buna rağmen Avrupa’da doğan, oranın dilini ve hukukunu çok iyi bilen yeni nesil artık arafta kalan edilgen gurbetçi değildir.
Hem oralı hem buralı olma bilincini taşıyan, seçme ve seçilme hakkını kullanan, ticaretten bilime kadar her alanda varlık gösteren aktif bir diaspora söz konusudur.”
**
“Afrika fakir değil, yağmalanmış bir kıtadır. Evi soyulana fakir demek, hırsızı aklamak olur.”

