Bizim kuşağın net şekilde bildiği birkaç şey vardı. Bir kadına küfür eden, bir kadının namusuyla ilgili ulu orta ve mesnetsiz konuşan biri dayağını yer, otururdu aşağı. Kavgada anayı bacıyı, eşi nişanlıyı karıştıran dayağını yer, otururdu aşağı.
Bir şey daha var. Dayak yemiş olmanın insana getirdiği bir temkinlilik olurdu bizim kuşakta. Biz bir konuda anlaşamadığımızda birbirimizle tartışmanın edebini o dayak yemiş olma hissinden kaynaklı olarak takınırdık.
Ne oldu nasıl oldu bilmiyorum. Şimdilerde en küçük tartışmada kadınların iffetine saldırmayı marifet, hatta vatan savunması sayan, en basit itişmede anayı-bacıyı karıştıran zıpçıktılara kaldı ortalık. Sıkıştık ki beter olduk.
Niye böyle girdim yazıya? Şundan. Kafasında bir takke, eğninde bir cübbe olan, sosyal medyada da (yarısından çoğu satın alınmış) epeyce takipçiye sahip bir medrese mollası, cumartesi günkü yazımın altına “Sen Altay Cem Meriç’le birlikte erkekli kadınlı bir medrese aç” yazdı. O temkinsizlik paçasından akıyordu. Azıcık temkinli biri olsa, daha önce benzer meselelerde bir dayak yemiş olsa mesela benden “İlk sen en sevdiğini kaydettireceksen açarız tabii” cevabını alabileceğini hesaba katardı. O denli temkinsiz ki, hak ettiği o cevabı bile vermeye üşendim. Tenezzül meselesi zira bir noktada.
Bu, burada bir dursun.
Cumartesi gün yayınlanan ve epeyce tartışılan “Medreseler ufkunu ararken” yazıma gelen tepkileri doğrudan ikiye ayırdım zihnimde. Birincisi, iyi niyetle yazıldığı çok belli bu yazıyı hatasıyla eksiğiyle değerlendirip “bu, iyi bir mesele” diyen sahih, sağlıklı bir gruptu. Beni sertçe eleştirseler de sağlıklılardı. Çünkü hem benim niyetimden hem de kendi niyetlerinden eminlerdi.
İkinci grup da Türkiye’yi irice bir akıl hastanesine çevirmeye ant içmiş gibi davranan bir sıkıntılılar grubuydu. Yazıya destek de verseler, yazıyı yerden yere de vursalar sonuç değişmez benim açımdan. Bunlar, sevgili okur, bunlar Türkiye’nin geleceği hakkında tuhaf fikirleri olan bir “sorunlu insanlar topluluğu” bence. Komplekslerini, huysuzluklarını, ahlaksızlıklarını bize “kutsal bir dava” olarak aktarmaya çalışan berbat insanlar bunlar.
Bu da burada bir dursun.
Geçtiğimiz günlerde Sivas’ta muazzam bir Siyer-i Nebi Külliyesi’nin temelini atan Ömer Faruk Müderrisoğlu Hoca yazdı yazıdan sonra. Sağ olsun yazıyı faydalı bulduğunu belirtip ortak derdimizi şu nefis cümlelerle anlatmış: “Yazıda belirtilen sorunları çoktan çözmüş onlarca medresemizin olduğu da bir vakıa. Allah razı olsun. Keşke akademi de ilmi ana metinlerimize ve ruh köklerimize aynı hassasiyetle yakınlaşsa. Sabiteler, mütegayyirat ve mahsusat arasında tecdidin mecrasını bulmayan her ilmî tahsil, hangisi olursa olsun, ister medrese ister akademi, mutlak taassup üretir.”
Muhammed Yazıcı Hoca aradı. Kısaca dedi ki: “Abi, yazındaki yöntem ve müfredat değişimini biz İlmiye’de biliyorsun kurulduğumuz günden beri hayata geçirmeye çabalıyoruz ve bunun çok faydalı olduğunu gördük.”
Zübeyir Müderrisoğlu Hoca yazdı: “Yazdığınız o medrese hayal değildir. O hayal Arifan’da hayat bulmuştur. Hem de beş yıldır. Matematik de var, fizik de, kimya da, biyoloji de… Çünkü biz ilmi parçalamıyoruz. Âlemi yaratan Allah Teâlâ ile âlemin işleyişini birbirinden ayırmıyoruz.”
Diyeceğimi demiş olayım. Bir yanda meselenin ve niyetin ne olduğunu anlayıp taşın üzerine taş koymaya çabalayan ve bu meselelerde iyi niyetten gayrı sermayesi olmayan benim gibi birini ciddiye alıp katkı sağlayan güzel adamlar, diğer yanda “sen kadınlı-erkekli medrese aç” diyen dayak yememiş temkinsiz zıpçıktılar. “Sıkıştık” dediğim yer burasıdır.
Sıkışma orada, ışık ise şuradadır: Bir Mümin kadının iffeti hakkında ulu orta konuşma cesareti bulan adamlardan cacığa hıyar bile olmayacağını bir anlasak umut yeniden yeşerecektir. Bu zemin vardır ülkemizde. Sadece “vakitsiz öten yetersiz horozların” sesini ciddiye almayı bırakmanın vaktidir hepimiz açısından. Onlarca “sahih” varken şazla, uydurmayla, uydurukla uğraşmanın hiçbirimize faydası yoktur. İnsanda da böyledir bu.

