Şair -İsmet Özel-, “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız” yazmıştı yıllar önce, yani 90’ların ortalarında, yani geçen yüzyılda.
Sosyal medya çağında başkalarının hayatıyla imha oluyor hayatlarımız. Olgunlaşmadan çürüyor bütün sevgiler. Başkalarının performans aşklarının gölgesi düşüyor, kuytularda unutulmuş kalplerin üstüne.
Başkalarının aşkına imrenmek yeni bir şey değil, yeni olan o imrenilen hayatlardan tekrar kendi hayatına dönememek.
Başkalarının aşkına/hayatına imrenmek yeni değil diyorum ya, bunu bir romanın sayfaları içinden göstermek üzere, sizi 1870’lerin sonuna götürüp Anna Karenina’nın satırlarında ağırlamak istiyorum.
Hatırlayacaksınız, roman Anna’nın, ağabeyinin karısı Dolli’yi kendisini aldatan kocasını affetmeye ikna etmek üzere çıktığı Moskova seyahati ile açılır. Anna o seyahate çıkmamış olsaydı Vronski ile hiç karşılaşmayacaktı belki.
Biraz sonra dikkatinize sunacağım bölüm, romanın sonlarına doğru, Anna’nın bütün itibarını kaybetmiş, şehirde neredeyse hiçbir kadının kendisi ile selamlaşmaz olduğu günlerden -ki bundan önce uzunca bir süre İtalya’da yaşamışlardı Vronski ile-, Vronski’nin köyde debdebeli bir hayat yaşarken Dolli’nin Anna’yı ziyaret etmek üzere çıktığı dört saat süren seyahatten. Seyahat bir köyden diğerine atlı araba ile yapılıyor. Bu seyahat boyunca ilk defa Dolli kendi hayatını düşünüyor.
Dolli yaz tatilini çocukları ile kız kardeşi Kiti’nin köydeki evinde geçirmektedir. Çocuklarının eğitimi ile Kiti’nin kocası Levin yakından ilgilenirken, çocukların babası bütün mesuliyetlerinden arınmış olarak şehirde yaşamaktadır. Dolli’nin kocası tıpkı günümüzün bir kredi kartının borcunun öteki kredi kartı ile kapatan ama kişisel itibarlarından asla vazgeçmeyen babaları gibi şehirde borç içinde ama bütün tantanası ile yaşamaktadır.
Dolli’nin Anna’ya gidişi aslında bir ziyaret değil, bir tür hayata bakma yolculuğudur. Yol boyunca karşılaştığı insanlar, sahneler Dolli’nin zihninde şu duyguyu uyandırır: Dışarda hayat devam ediyor ama Dolli’nin hayatı durmuş.
Yolda gördüğü insanlar, evler, hareketlilik, gündelik hayatın küçük belirtileri ona kendi hayatının hareketsizliğini hatırlatır. İnsanlar bir yerlere gidiyor, bir şeyler yapıyor, hayatlarının içinde hareket ediyorlar. Dolli ise kendi evinin, çocuklarının, aldatılmışlığının ve bitmek bilmeyen gündelik yüklerin içinde sıkışıyor.
Sosyal medya kullanıcıları -özellikle İnstagram’da- Dolli’nin maruz kaldığı duruma, ellerine cep telefonunu alıp ekranı kaydırmaya başladıkları her an maruz kalırlar: Herkes tatildedir, herkesin romantik, duygulu, ilgisini esirgemeyen bir eşi vardır, insanlar ne şık ne güzel evlerde yaşayıp ne lezzetli yemekler yemektedir.
Başkalarının hayatını “gözetleyen”, çocuklarının, ev işlerinin yüküne, kocasının ilgisizliğine muhataptır, başkalarının nasıl yaşadığına fotoğraflar, videolar üzerinden “dahil” olurken kendisini dünyanın hem dışında hem en ortasında bulur. Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz romanının kahramanı gibi, mesuliyetlerini yerine getirmesi gerektiğinde “burada ve görevli”, “yaşamak bu” cümlesini aşk ile kurmasını sağlayacak arzularının karşılanmasını talep ettiğinde “orada ve görünmez”. Yani “herkesin bir hayatı var, Dolli’nin sorumlulukları” cümlesi, günümüzün sosyal medya kullanıcılarının zihninde her an yankılanır.
Yolculuk boyunca ve Anna’nın evinde Dolli’nin başkalarının hayatında olup da kendinde olmadığını düşündüğü şey “hayat duygusu” dur:
“Araba köyün içinden geçip bir köprüye indi. Bükülmüş demet bağlarını omuzlarına vurmuş neşeli bir köylü kadın grubu yüksek sesle neşeyle konuşarak köprüyü geçiyorlardı. Kadınlar durdular köprünün üstünde, geçen arabaya merakla baktılar. Darya Aleksandrovna, ona çevrili bu sağlıklı, neşeli yüzlerde, neşeleriyle, mutluluklarıyla ona nispet ediyorlarmış gibi bir anlatım gördü. Köylü kadınları arkada bırakıp tepeye vardıktan sonra, eski arabanın yumuşak yayları üzerinde yeniden tatlı tatlı sallanmaya başlayınca “Herkes yaşıyor, herkes çıkarıyor yaşamın tadını” diye düşünmeye başladı Darya Aleksandrovna. “Oysa ben, beni bir sürü telaşıyla ezen, öldüren dünyadan bir hapishaneden kurtulur gibi kurtulup ancak şimdi geldim kendime bir an için. Herkes yaşıyor, şu köylü kadınlar da kız kardeşim Natalya da, Varenka da, şimdi ziyaretine gittiğim Anna da. Yalnız ben yaşamıyorum.” (İletişim baskısı, 730-731)
Burada ilginç olan Dolli’nin Tolstoy’un en ideal evlilik olarak sunduğu Kiti ve Levin’den bahsetmeyip yurt dışında yaşayan ve romanda pek az yer alan kardeşi Natalya’dan bahsetmesi. Geçen salı Natalya’nın çocukların evin merkezine yerleştirilmesine itiraz ettiği görüşlerini dikkatinize sunmuştum.
Varenka’ya gelince... Kiti’nin kaplıcalarda tanıştığı dindar ve mütevazı bir evlatlık. Levin’in üvey ağabeyi, Varenka’ya evlilik teklif edeceği beklentisini oluşturduktan sonra aniden bu tekliften vazgeçer. Yani romanda kendi hayatını yaşamayan, daima başkalarının hayatında joker olarak ağırlanan Varenka’nın, Dolli’nin nezdinde kendi hayatını yaşıyor görünmesi oldukça manidar.
Başkalarının hayatından iz sürmeye devam edeceğiz inşallah.
Meraklısı için notlar:
Rus romanlarında en zor mesele isimleri akılda tutmaktır. Kısa isimleri, uzun isimleri, soyadları derken kim kimdir bahsi karışır. Okumanızı kolaylaştırmak için şöyle bir liste vermeyi uygun gördüm:
Konstantin Dimitrieviç Levin. Yakınları ona Kostya diye hitap ediyor.
Kiti Levin: Levin’in karısı. Evlenmeden önce ismi, Prenses Ekaterina Aleksandrovna Şeçerbatski.
Daria Aleksondrovna Şeçerbastski, evlendikten sonra Oblonkski. Yakınları ona Dolli diye hitap ediyor.
Prens Stefan Arkadieviç Oblonski (Stiva): Dolli’nin kocası, Anna Arkadievna’nın ağabeyi.

