Önceki yazımızda
İbn Arabî
’nin “İbret gözün, itibar ise kalp gözlerinin amelidir” sözünü sanatla nazar arasında kurulan bir köprü olarak yorumlamış ve buna göre sanat eserinin, gözü kendisine bağlayan son durak değil, nazarı kendi ötesine geçiren bir eşik olduğunu belirtmiştik. Benzer bir söyleyişle güzellik de bu bakışa göre gözün sahip olduğu bir haz nesnesi olmaktan çıkarak kalbin hatırladığı nizamın işareti olur.Perspektifsizliğin ikinci temel ilkesi haddi gözetmektir. İbn Arabî’ye göre kulak kendi idrakini, göz kendi görme gücünü aşamaz. Hayal duyuların ve hafızanın verdiği malzemeye, düşünce ise hayalin zapt ettiği sûretlere muhtaçtır. Akıl dahi kendi kaydından kurtulamaz. Problem, bu güçlerin varlığı değil, herhangi birinin kendi sınırını aşarak hakikatin tamamı adına konuşmasıdır. İşte perspektif de gözün sınırlı görüşünü bütün varlığa teşmil ettiği ölçüde bir haddi aşma hâline gelir.
Bu haddi sanat bakımından seyirciden önce bilmesi gereken kişi sanatçıdır. Modern sanatçı çoğu kez gördüğü dünyaya biçim veren, onu kendi iradesiyle yeniden kuran
kurucu özne
olarak düşünülür. Perspektifsiz sanatçı ise görünür dünyanın efendisi değil, sûretin emanetçi
sidir. Onun işi eşyayı kendi bakışına mahkûm etmek değil, eşyanın vechini örten benlik perdelerini mümkün olduğu kadar aralamaktır. Böylece biçim verme, hükmetme olmaktan çıkar; görünüre hakkını verme ve onu manasına açık tutma cehdine dönüşür.Nifferî
’nin “Emr” durağı bu bahiste yeni bir derinlik kazanır. Ona göre bir kul, emrin ilmi kendisine açılmadıkça emri yerine getirmiyorsa itaat ettiği şey Allah’ın emri değil, emrin bilgisi
dir. Bilgi, karşılaşmanın ön şartı hâline geldiğinde insan kendisine açıklanmayanı reddeder; bilmediği şeye açılmak yerine onu kendi kavramlarına tercüme eder. Perspektifin görünür dünyaya yaptığı da bir bakıma budur: Önce görmenin kanununu kurar, sonra her şeyi bu kanuna göre görünmeye zorlar.Nifferî’nin sözü aynı zamanda sanatçıyı da bilgisizliğe değil, bilgiyi mutlaklaştırmamaya çağırır. Sanatçı teknik bilgisini, ustalığını terk etmez; fakat bunları tecellînin önüne geçirmez. Eser, önceden kurulmuş bir teorinin görünür uygulamasına dönüşürse sûret canlılığını kaybeder. Bilgi emrin hizmetinde olduğunda ise teknik, görünmenin önünü açan bir edep olur.
Usta
, bildiğini göstermekten çok kendisine gösterilene en layık biçimi arayandır.Yine Nifferî, “Fıkh ve Gözün Dönüşü” durağında da gözün fıkıhla
döndürülme
sinden söz eder. Buradaki fıkıh
yalnız hükümlerin bilgisi değil, şeyi yerine koyan derin anlayıştır. Göz başıboş bırakılmaz; gördüğüne sahip olmak üzere yayılmaz
, döndürülür ve geri getirilir. İbn Arabî’nin “Yaygı üzerine otur ama yayılma” ikazı da bu terbiyeye katılır. İnsan dünyada yer tutar, fakat dünyayı kendi mülküne dönüştürmez.Perspektifsizlik bu bakımdan gözü serbest bırakmak değil, gözün serbestlik iddiasını terbiye etmektir. Göz huzur hâlinde değilse diğer organların ve nefsin huzuru elde edememesi bundandır. Göz gördüğünü sahiplenir, mukayese eder, büyütür, küçültür ve arzuyu harekete geçirir. Nazar ise görmeyi huzura, murakabeye ve ibrete bağlar. Gözün dönüşü, dünyadan değil; dünyayı temellük etme arzusundan kaçıştır.
Bu kaçış, sanat eserinin mekânını da değiştirir. Perspektif mekânı gözün önüne
serer
; göz orada mesafeleri ölçer ve kendisini merkeze yerleştirir. Perspektifsizlikte ise mekân, yerleştirilemeyenin işaretlerini taşıyan bir menzil
dir. Nitekim İbnü’l-Arabî’nin “Mekânın hakikati mekân kabul etmez” sözü, mekânı yok saymaz; mekânın kendi hakikatinin tek bir yere kapatılamayacağını bildirir. Bu nedenle lâ-mekân
, mekânsız bir boşluk değil, hiçbir mekânı mutlaklaştırmayan
bir idraktir.Yunus Emre
’nin “Lâ-mekân kavmi oldum, mekânum yağma olsun” deyişi bu idrakin şiirsel karşılığıdır. Yunus, kendi benliğinden geçtiğinde gözündeki perde açılır; dükkânını, mülkünü, mekânını, cihanını ve nihayet kovanını yağmaya bırakır. Buradaki yağma yalnız malın terki değildir. Benliğin dünyayı kendisine göre ölçtüğü bütün sahiplik biçimlerinin çözülmesidir. Perspektifin sabit gözü dünyayı karşısında kurarken, Yunus’un gözü, benliğin merkezden çekilmesiyle açılır.Niyâzî-i Mısrî
’de de aynı yağma ad, şan, akıl, vakar, iman ve zünnara kadar genişler. “Aldın çü beni benden” diyen velî, sahip olduğu vasıfları Dost’un varlığı karşısında mülk edinmekten vazgeçer. İmanın bile yağmaya verilmesi imansızlık değil, imanı benliğin sahip olduğu ve başkasına karşı övündüğü bir nişana çevirmemektir. Sanat bakımından bunun karşılığı ise, sanatçının eserini kendisini büyüten bir imza, şöhret yahut kalıcılık vasıtası saymamasıdır.

