Herkes cennette doğar bazıları cehennemde büyür…

04:003/11/2018, Cumartesi
G: 3/11/2018, Cumartesi
Faruk Aksoy

Müslüm Gürses’in acılarla dolu hayat hikâyesini anlatan filmi bir cümle ile özetlemeye kalksak, şu başlık yeterli olur sanırım: Herkes cennette doğar, bazıları cehennemde büyür.Böyledir hayat…Müslüm Baba’nın büyüdüğü cehennemde, Rimbaud, bir mevsim geçirir, Descartes, bir kardeşi olur, garibanın yakacağı dünya vadedilmiş cennete dönüşür, umut uzak bir deniz feneri gibi yanar söner, söner yanar.Doğrusunu söylemek gerekirse, sinema eleştirisi yapacak kadar bu sanat dalıyla ilgili ve bilgili değilim.Önümüzden

Müslüm Gürses’in acılarla dolu hayat hikâyesini anlatan filmi bir cümle ile özetlemeye kalksak, şu başlık yeterli olur sanırım: Herkes cennette doğar, bazıları cehennemde büyür.



Böyledir hayat…

Müslüm Baba’nın büyüdüğü cehennemde, Rimbaud, bir mevsim geçirir, Descartes, bir kardeşi olur, garibanın yakacağı dünya vadedilmiş cennete dönüşür, umut uzak bir deniz feneri gibi yanar söner, söner yanar.

Doğrusunu söylemek gerekirse, sinema eleştirisi yapacak kadar bu sanat dalıyla ilgili ve bilgili değilim.

Önümüzden akıp giden hayatın girdabına kapılmış, olanı biteni anlamaya çalışan, ancak sıradan bir insan olarak gördüklerimi anlatabilirim.

Ben, bu filme her şeyin uzaktan uzağa yaşandığı 90’lı yıllarda, titreyen parmaklarla uzattığım kırmızı bir gülü, o gülün yüzümü kızartan kızıllığını ve peşine takıldığım Müslüm Gürses şarkılarını yeniden yaşamak için gittim.

Yoksa Müslüm Baba’nın, cehennemde büyüdüğünü biliyordum zaten.

Yazıya başlarken sinema üzerine konuşamayacağımı söyledim, aslında elimi kolumu bağlamış oldum.

O halde ne anlatabilirim ki size, nihayetinde izlediğim şey bir sinema filmi. Senaryosuyla, oyuncularıyla, mekânlarıyla, kostümleriyle, çekimleriyle çağımızın en gösterişli sanat faaliyeti…

Filmin bana hissettirdiklerinden bahsedebilirim, böylesi daha samimi olur belki.

Bir kere oyuncuları çok iyi buldum, ısmarlama rol yapan birini görmedim, filmin her sahnesinde, bir önceki sahnenin çekiminde sergiledikleri performansı unutmadan, karakterin devamlılığını sağlamışlar. Bu tür biyografi filmlerinde oyuncuyu en çok zorlayan şey budur. Bir adamın yirmi beş yılını canlandırmak, yirmi beş ayrı davranış sergilemek demektir ki, bu da hiç kolay bir iş değildir.

İkinci konu, kostümler ve mekânlar…

Sırıtan bir şey yoktu, belki bir iki yerde, mesela köy sahnelerinde, Müslüm Baba sahne kıyafetlerine benzer şeyler giymeyebilirdi. Sanki sahneden inmiş, üstünü değiştirmeden köye gelmiş görüntüsü verdi.

Üçüncü konu mekânlar, mekânları çok beğendim.

Anadolu gazinoları, çay bahçeleri, pavyonları aynen filmdeki gibiydi. Bir taraftan Müslüm Baba’yı izledim, diğer taraftan Orhan Pamuk romanlarındaki mekân tasvirlerini gözümde canlandırdım. Eskinin hakkını vermişler, adam gibi eskiyi, eski gibi yapmışlar.

Müslüm Gürses’in hayatıyla ilgili benim bilmediğim, filmi izlerken öğrendiğim şey, kardeşinin vurulmasıydı.

Sevdiği kız uğruna askerlikten firar etmiş birisini, hem de evinde kıstırıp vurabiliyorlar mıydı, doğrusu buna çok şaşırdım. İşin o tarafını da öğrenmiş olduk.

Trafik kazası, morgdan hayata dönüş, kulağının duymaması, kendi kendini tedavi etme süreci gayet iyi işlenmiş, hiçbir sözüm yok.

Gelelim filmde seslendirilen türkülere, şarkılara…

Timuçin Esen’i ayakta alkışlamak lazım. Ne tam olarak Müslüm Gürses gibi söylemeye çalışmış, ne de Müslüm Gürses’ten uzaklaşmış, kıvamında bir ton yakalamış. Müslüm Baba filmi, Timuçin Esen’den farklı renkte bir yorumcu da çıkarmış.

Fakat…

Müslüm Gürses, türkü söyleyen halk müziği sanatçısı olarak yola çıksa da, arabeskin babasıydı, arabeskin kralıydı.

İki saatlik filmin her anı dram, her yanı acı, her sahnesi arabesk, ama bu kadar felâketin içinde arabesk müzik yok denecek kadar az.

Adana Halkevleri, Yunus Emre Divanı, Kaygusuz Abdal sözleri, ermişlik/dervişlik vurgusu o kadar baskın ki, Müslüm Baba’nın 30 yıldır bize söylediği isyan şarkıları, sanki hayatında hiç yokmuş gibi.

Oysa bizim tanıdığımız Müslüm Gürses, acının rengi, sevdanın kara yazısı, çilenin mihmandarı, çaresizliğin gözyaşı olan bir adamdı.

Müslüm Gürses’ten geriye kalan acı, dervişin dervişlikle şöhrete ulaştığı bir acı değildi ki…

Her seferinde yenilirken aslında ayağa kalkan, her seferinde kaybederken aslında kazanan bir kimsesizin, fani dünya imkânlarına kavuşma serüveniydi biraz da.

“Sizi TRT’ye çıkarmıyorlar, ne diyorsunuz”, sorusuna “eyvallah” çeken Müslüm Baba filminde, “İsyanım Var” şarkısı yok meselâ…

Müslüm Gürses, “Kul Nesimi’nin Haydar Haydar’ını”, “Âşık Veysel’in Uzun İnce Bir Yol’unu” söylediği için değil, İsyanım Var, Bu Şehirde Yaşanmaz, Yıllar Utansın dediği için TRT’ye çıkarılmadı. İşin bu tarafı daha çok vurgulanmalıydı, diye düşünüyorum.

Müslüm Baba’nın ve Muhterem Hanım’ın şu garip dünyada kimsesiz iki insan olarak yazdıkları ibretlik destanı sadece bir filmde değil, hayatın içinde alkışladık.

“Hayat çok zordu ama güzeldi, hakkınızı helâl edin” deyişi de bundandı.

Ne hakkımız olacak ki, diye düşündüm.

Sen söyledin biz dinledik, sen yaşadın biz üzüldük, şunun şurasında üç-beş kasetine para verdik aldık, iki konserine geldik yağmurda ıslandık, ne hakkımız olacak ki…

Varsa da helâli hoş olsun Müslüm Baba, dedim içimden.

#Müslüm Gürses
#Sinema