Günü günde değerlendiremeyiz. O oldu, bu oldu, kötülük çoğaldı, insanlar da çok bozuldu cümlelerini tarihin her döneminde bulmak mümkündür. Eskiler, yeni gelenlerin getirdiği değişimi kabullenmekte daima zorluk çeker. Bir önceki bir sonrakini bozulmanın müsebbibi olarak görür. Her dönemde değişimler, dönüşümler, bozulmalar, çürümeler olur. Değişimin teknolojinin etkisiyle hızlandığı dönemlerde toplumsal mutabakat hızla çözülür lakin bu çözülme sağlam karakterli insanlar eliyle eskiyen yerlerinden tamir görür. Değişimin gerektirdiği yeni adabı muaşereti mesuliyet sahibi insanlar inşa eder.
Değişende değişmeyen bahsine bugün erkek sosyalleşmesi üzerinden bakmak niyetindeyim. Önce günü temsil eden bir videonun tasviri ile başlayayım:
Videoda aile danışmanı olan ilahiyat kökenli bir beyefendi (maalesef bir yazıya konu edeceğimi düşünmediğim için o sıra ismini kaydetmemiştim) evlenmek üzere olan bir erkeğin kızdan beklentilerini şu şekilde aktarıyor: “Evlendikten sonra da arkadaşlarımla vakit geçirmek isterim. Cuma akşamından pazar akşamına kadar hiçbir şekilde telefonla aranmak istemem.”
Aile danışmanı beyefendi bunun yanlış olduğunu vurgulamak üzere eğer söz konusu kişinin “gizli bir görevle erişiminin kesilmesi gerekliliği söz konusu değilse” böyle bir ayrılığın ve evlenmek niyetiyle yola çıkmış bir erkeğin karşı taraftan böyle isteklerde bulunmasının çok yanlış olduğunu ifade ediyor.
Evli çiftlerin farklı zaman ve mekanlarda sosyalleşme taleplerinin evlilik öncesi görüşmelerde ve evlendikten sonra da büyük bir sorun oluşturduğunu şaşırarak öğrendim. Boşanmaların dahi erkeklerin evin içinde “ayrı bir hayat” sürdürmelerinden kaynaklı olduğu, boşanma avukatları tarafından uzun bir süredir dile getiriliyor.
Haftalardır Anna Karenina romanı üzerinden dünü güne bağlıyoruz. Bu defa romanı erkek sosyalleşmesi bağlamında ele alacağız.
Anna-Vronski aşkındaki çatlak Vronski’nin Anna’dan bağımsız sosyalleşiyor olması sebebiyle ortaya çıkar.
Erken Cumhuriyet dönemi Türk romanlarında da erkek sosyalleşmesinin mekânı olarak şehir kulüpleri önemli bir yer tutar. O halde bu yazıda Levin ve Vronski’nin kulüp sosyalleşmesi üzerinde duralım. Yazıları düzenli olarak takip eden kıymetli okuyucularımın kulüp sosyalleşmesini, halı saha maçları, dijital oyunlar bağlamında günümüze itina ile bağlayacaklarını düşünüyorum.
Roman boyunca Levin, kulüp hayatını, aristokrat sosyetesini ve boş konuşmaları eleştiren bir karakter olarak karşımızdadır. Bütün bu eleştirilere rağmen Tolstoy bizi Levin’in kulüpteyken oldukça hoş bir şekilde vakit geçiriyor oluşuna, sosyalleşmesine tanık eder. İlerleyen zamanda adeta Levin ve Vronski üzerinden erkek sosyalleşmelerinin farkını idrak etmeye davet eder gibidir.
Levin kulüpte yemek yiyor, arkadaşlarıyla karşılaşıyor, konuşuyor, onların oyunlarına, sohbetlerine dahil oluyor. Hayatın yükünü bir süreliğine üzerinden atıyor. Fakat Levin için kulüp hayatı, erkek sosyalleşmesi, hayatın merkezi değil. Kulüpten çıktıktan sonra, toprağına, Kiti’ye, mesuliyetlerine, yani gündelik hayatının ritmine geri dönüyor.
Diğer taraftan, Anna toplumdan dışlandıkça, birlikte sosyalleşecekleri alanlar daraldıkça Vronski için kulüp yüklerinden bir süreliğine kurtulacağı bir alan olmaktan çıkarak hayatın merkezine dönüşüyor ve Anna ile Vronski arasındaki çatışmanın derinleşmesi tam da buradan başlıyor.
Anna, Vronski’nin hayatının tek ve bütünlüklü bir hayat olmasını istiyor. Vronski ise Anna ile birlikte olmasına rağmen eski aristokrat erkek dünyasından, arkadaşlarından, kulüpten, yarışlardan ve kendi sosyal kimliğinden vazgeçemiyor.
Dolayısıyla Anna’nın istediği şey yalnızca “Beni sev/Beni daha çok sev” değil. “Bütün hayatını benimle birleştir ve yekpare bir hayatımız olsun”. Anna’nın bu isteğine karşı Vronski’nin davranışları ile verdiği cevap “Seni seviyorum ama hayatımın tamamı sen değilsin.”
O halde tam da burada şu soruyu soralım: Erkek sosyalleşmesini günümüzde dijital oyunlar ve halı saha maçları üzerinden izi sürülecek bir sorun haline getiren, kadınların tutumu mudur yoksa erkeklerin tutumu mu?
Kadınlar açısından sorun, erkeğin arkadaşları ile eşi olmadan hoş vakit geçirmesi midir? Niye bazı kadınlar eşlerinin arkadaşları ile hoş vakit geçirmesinden mutlu olup bu konuda eşini desteklerken diğerleri aile saadetinin önünde engel olarak görebiliyor?
Her çatışmanın, anlaşmanın ya da anlaşamamanın kendine mahsus pek çok çehresi olmakla birlikte biz elimizdeki iki roman kahramanı üzerinden ilerleyelim.
Levin’in kulüpte mutlu olması ile Vronski’nin kulübe yönelmesi arasındaki farkı şöyle ortaya koyabiliriz:
Levin’in hayatının merkezinde emek, toprak, aile ve anlam arayışı var.
Vronski’nin merkezinde ise statü, sosyal çevre, zevk, başarı ve onay ihtiyacı giderek daha fazla yer kaplar.
Bu nedenle Levin kulüpteyken bile hayatının temel meselelerinden kopmaz, onları bir süreliğine parantez içine alır. Vronski ise Anna ile çatıştıkça kulüpteki dünyaya daha fazla çekilir.
Anna toplum dışına itildikçe kendi dünyasını kurma, kendi hayatının anlamını bulma imkanını yitirerek, Vronski’nin kendine ait bir dünyasının olmasını kendi hayatına bir tehdit olarak görür. Toplum tarafından ikisine de kesilmesi gereken ceza sadece Anna’ya kesilmiş, Vronski ise hem karnı tok hem de ekmeği bütün olarak hayatına kaldığı yerden devam etmektedir.
Anna’nın, Vronskiden bağımsız bir hayatı yoktur, o halde Vronski’nin de Anna’dan bağımsız bir hayatı olmamalıdır. Bu bakış açısı Anna’yı hızla kendi trajedisine doğru çeker.
Diyeceksiniz ki kocasını aldatmış Anna karakteri üzerinden günümüz kadınlarına projeksiyon yapmak ne kadar anlamlı?
Aile desteğinden mahrum bazı genç anneler özellikle doğumdan sonraki ilk altı ayda tıpkı Anna gibi tepki veriyor ve eşlerinin dışardaki her türlü “iyi vakti”ni kendi dünyalarına bir tehdit olarak algılıyor.
Anna, Vronski’nin başka kadınlarla ilgilenmesinden korktuğu kadar, onun kendisinden bağımsız olarak mutlu olabilmesinden de korkar.
Çünkü Anna kendi hayatındaki diğer bütün bağları giderek kaybetmiştir. Vronski ise hayatın tam ortasındadır: Kulübü, arkadaşları, yarışları, toplumsal itibarı VARDIR.
Kulüpteki her erkek tipik “kulüp insanı” değildir. Ama her erkek, arkadaşlığa, gevşemeye, gündelik neşeye kendi meşrebince ihtiyaç duyar. Tolstoy, Levin’i kulüpte dolaştırırken okuyucunun Levin’i dengeli bir karakter olarak görmesini murat eder. Levin’in dengesi hangi zamanda ve hangi mekânda olursa olsun hayatının merkezini asla yitirmemesi üzerine kuruludur.
Vronski ise hayatının merkezini giderek kaybeder. Çünkü Vronski için “ötekinin bakışı” çok önemlidir. Vronski’nin hayatı onay, daha çok onay almak üzerine kuruludur. Nitekim romanın sonunda onu Osmanlı’ya karşı ayaklanan Sırplara destek vermek üzere gönüllü olarak savaşa giderken görürüz.

