Bir elde gurur, diğer elde hüsran… İki ayrı dünyadan, iki farklı zihniyetten söz ediyoruz.
Bir tarafta hem kulüpler hem de millî takımlar düzeyinde dünyayı sallayan
Filenin Sultanları
. Diğer tarafta ise milyonlarca avroluk dev bütçelere, her türlü kamu ve sponsorluk desteğine rağmen "dökülen" Erkek Millî Futbol Takımı
…Aynı milletin evlatları, aynı bayrağın temsilcileri… Peki, bu derin uçurumun ardındaki temel sebep ne?
Öncelikle meseleye doğrudan sistem ve eylem penceresinden bakmak gerekiyor.
Filenin Sultanları sahada sadece bir sporu icra etmiyor; kusursuz bir bireysel karakter gelişimini, takım ruhunu ve adanmışlığı temsil ediyor.
Futbolda ise durum tam tersi: Maç öncesi iddialı demeçler, sosyal medya şovları, şatafatlı transfer lansmanları… Ancak sahaya yansıyan ne yazık ki adanmışlıktan da takım ruhundan da hayli uzak.
Voleybolda yıllardır ilmek ilmek dokunan bir altyapı stratejisi, doğru yetenek yönetimi ve süreklilik arz eden kurumsal bir duruş var. Futbolda ise günü kurtarma sevdası, popülist yönetici kararları ve sürekli değişen, plansız yapılar... Son günlerde yaşanan
Merkez Hakem Kurulu
ekseninde gelişen olayların Türk futbolunda yarattığı sarsıntı da çorbanın tuzu biberi… Voleybol; kurumların desteğiyle, burjuvaziye has iş yapış kültürüyle harmanlanmış bir yönetim anlayışıyla, yıllar içinde tesis edilen disiplinle ve alın teriyle zirveye çıktı; bugün de orayı koruyor.
Orta Çağ’dan kalma feodal ilişkilerin egemen olduğu futbol dünyasında ise uluslararası sürdürülebilir bir başarı yakalanmadan, oyuncuya da teknik adama da hak edilmeyen bir konfor alanı sunularak işportacı anlayışla günü kurtarma çabaları söz konusu…
Peki ne yapmalı? Futbol zihniyetini tepeden tırnağa, bir iletişim ve yönetim mühendisliği anlayışıyla yeniden ele almak gerekiyor.
Voleybolun altyapıdan A takıma uzanan disiplinli yetenek yönetimi futbola uyarlanmalı; anlık ve popülist kararlar yerine en az 5-10 yıllık, ölçülebilir hedeflere dayalı stratejik planlar yapılmalı.
Millî Eğitim Bakanlığı
(MEB) ile Türkiye Voleybol Federasyonu
’nun (TVF) 2009 ‘da ortak bir vizyonla kurdukları Voleybol Federasyonu Spor Lisesi
yetenek yönetiminin devlet eliyle yapılmasının başarılı bir örneğidir. Bilimsel modeliyle İlkin Aydın, Aslı Kalaç, Ceyda Aktaş
gibi isimleri yetiştiren okul, kulüplere en çok sporcu veren kurumlar arasında. Benzeri bir yapılanma olan
Futbol Federasyonu Meral-Celal Aras Spor Lisesi
’nin mezunlarına gelince kariyer yapmış bir isme rastlayamadık… TVF
’nin 6-12 yaş grubunu sporla tanıştıran Fabrika Voleybol
projesine benzer, ölçeklenebilir modeller futbola da kazandırılmalı, spor lisesinde yakalanan başarı örnek alınmalıdır. Okul kulüpleri ve yaş grubu ligleriyle voleybol, lisanslı genç sporcu yetiştirilmesinde de öncü. Türkiye’de 300-400 bin civarında lisanslı voleybolcu olduğu, bu rakamın %70-75’ini de kadın sporcuların oluşturduğu söyleniyor. Kesin rakamı öğrenemedik; bu basit bilgi için TVF’den 5 ayrı yere bağlandık, en sonunda da Harun Bey diye birine yönlendirdiler. O da yetkileri olmadığını, dilekçeyle başvurmamız gerektiğini, Bakanlığa ileteceklerini ve Bakanlığın da ne zaman geri dönüş yapacağını bilemeyeceklerini söyledi. Açıkçası ne Bakanlığa yakıştı ne de TVF’ye… Kesin bilgiyi aktaramadık. Bağışlayın…
Türk kadın voleybolunun temellerini atan ve branşın küresel bir markaya dönüşmesine büyük katkı sağlayan
Eczacıbaşı Spor Kulübü Başkanı Faruk Eczacıbaşı
, kulübün 60. yılı için hazırlanan ve YouTube’da yayınlanan videoda (https://me-l.co/ywuei9re) meselenin özünü çok iyi tanımlıyor: “Burada ‘yarın nasıl daha iyi olabiliriz’ diye bakılan bir yapının sonucunda oluşan bir deneyim var. Ben ekosistemin kendisine bakıyorum. Voleybolcular, kulüpler, federasyon, seyirciler... Bütün bir ekosisteme baktığınız zaman dünyadaki en kaliteli yapılardan birini gözlemliyorsunuz.” Bugün Türk futbolu, tekil “kurtarıcı” figürlerin ve yüksek egoların insafına bırakılmış durumda. Oysa yıldızlarını kenetleyip tek bir takım galaksisine dönüştüren voleybol, doğru sistem kurulduğunda nereye varılabileceğinin en net kanıtı.
Sözün özü; futbolun kurtuluşu, kendini dev aynasında görmeyi bırakıp voleybolun inşa ettiği bu kurumsal kültürden ders çıkarmasında yatıyor.
“Bir ben var, bir de benden dışarı”
İki farklı olay… Biri, CarrefourSA mağazalarını bünyesine katan A101’in alkol reyonlarını kaldırıp satışı tamamen durdurması. Diğeri, Yapı Kredi’nin desteğiyle Bomontiada’da düzenlenen, 216 yıllık bir Münih geleneği ve fıçı birayla özdeşleşmiş
Oktoberfest
(Ekim Bayramı).Bir yanda alkolü değerleri gereği reddeden bir zihniyet; diğer yanda alkol tüketimini teşvik ettiği düşünülebilecek bir başka anlayış…
İki farklı dünya, iki farklı kimlik, iki ayrı hedef kitle... Ama aynı mantık. Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende, benden içeri” sözünün tam tersine: “
Bir ben var, bir de benden dışarı
”.Peki, iletişim ve toplumsal yaşam açısından bu tavırlar doğru mu? Tartışılır…
Bir toplumda kutuplaşmayı tırmandırmak son derece kolaydır. Zor olan ve aşılması gereken esas güçlük “
bir arada yaşama
” zeminini korumaktır.Pazarlama iletişimi açısından bakıldığında ise hedef kitlenizi ne kadar geniş tutar ne kadar ikna edici olur ve onu bölmek yerine ne kadar birleştirebilirseniz hem kendiniz hem de hedef kitleniz için o kadar fazla fayda üretirsiniz.
A101 alkol satışını mağazalarında küçük bir köşeye alsa ve üzerine “Alkol; ruh, zihin ve beden sağlığına zararlıdır” yazsa; Yapı Kredi’nin desteklediği etkinlikte de “Alkol kullanmayanlar da davetlimizdir” ibaresi yer alsa, yani
hoşgörü
kavramının altı çizilse çok daha iyi olmaz mıydı?Bize yakışan, Sayın Cumhurbaşkanı’nın TBMM açılışında altını çizdiği gibi, makulün ve saygının diline dönmektir.

