Atakan geldi herhalde. Evet gelmiş. Zile basmadan önce mesaj atma alışkanlığına kızardım ama şimdi çok işime geliyor. Ben ona on beş dakika sonra gel dedim. Şu e-postaları bir sindireyim. Saçımı da ıslatmaya gerek yok. Kuruttum belki. Güzelce kokumu da süreyim. Vera’nın hacı yağı gibi kokuyor dediği şu tıraş losyonunu enselerime... Oh mis.
Şimdi strateji belirleyelim. Telefonda öğreneceğimi öğrendim. Daha fazla soruya gerek yok. Sormadan anlatılan her zaman daha derindeki bilgileri verir.
-Hoş geldin Atakan. Niye ekmek aldın? Birlikte kahvaltı etmeyecek isek ekmeğe gerek yok. Ben yıllardır ekmeksiz yaşıyorum.
(Tamam ya artık Verasız bir hayata başladığıma göre ekmek, börek, sucuk hepsini yiyebilirim. Ne diyordu şair “Ye iç, güzel sev, var ise aklı şuurun/ dünya var imiş yoksa yoğ imiş ne umurun.” Bizim seveceğimiz güzeller yıllardır ağzımıza alamadığımız börekler, çörekler, baklavalar. Her köşe başında börekçi. Yıllar var yemedim şöyle bol kuş üzümlü bir Sarıyer böreği. Atakan’ı gönderdiğim gibi kendime iki porsiyon börek ısmarlayayım.)
Börek çörek reyonunda kendimi unuttum resmen. Atakan’ı takip edemiyorum. Ne anlatıyor bu çocuk? Hâl hatır sorma faslını bile geçmeden cep telefonunu açıp açıp bir şeyler gösteriyor. Bu görsel muhabbetler bana göre değil. Söz ile anlatın yahu.
Biraz önce “bizim apartman bu” diye bir şey gösterdi. Atakan’ın apartmanı mı varmış?
Daha konuyu anlayamadan “Bu dairede Nedim Hoca kalıyor” diyor. Anlattıkları hep kopuk kopuk. Takip edemiyorum. Bir oradan bir buradan sanki ralli yapıyor.
“Nedim Hoca’nın eşi Nedime Hanım da...” diye yeni bir muhabbete yelken açtı.
(Nedim ve Nedime… Düğün davetiyeleri nasıldı acaba? Oğlum Ahmet merak edecek bunu mu buldun?)
-Nedime Hanım Yenilenme Üniversitesine gidince...
(Bu çocuğun derdi ne? Niye bana durmadan Nedim ve Nedime’den bahsediyor? Anladık senin apartmanın var. Senin apartmanının bir dairesinde Nedim ve Nedime yaşıyor.)
-Hocam ev kiraları pahalı olunca biz de bölüm olarak birkaç yıla kadar kentsel dönüşüme girecek apartmanları takip ediyoruz. Bütün bekarlar oradan daire tutuyoruz.
(Apur sapur konuşuyor bu. Biraz önce apartmanım var diyordun. Şimdi nereye doğru götürdün lafın yolunu.)
-Nedime Hanım emekli olup Yenilenme Üniversitesine kaydolduktan sonra Hoca ile araları...
(Sormayayım dedim ama bu çocuk resmen benim sabrımı sınıyor. Bana ne senin Nedim Hoca’ndan diyeceğim, kıskandığıma vehmedecek. Nedim’i de yolladı mı acaba yeni yönetim? Sorma, merakına yenik düşüp sorma.)
-Yenilenme Üniversitesi diye bir şey duymuştum ben de. Hatta bana da ders teklif etmişlerdi. En kızdığım şey. Çocuk Üniversitesi diye de bir şey uydurdular.
Gene kaçırdım Atakan’ı. Atakan Çin’de satışa çıkan insan robotu gösteriyor. 500 bin dolarmış. Nasıl heyecanlı. Sanki 500 bin doları olsa koşup hemen kendine bir robot alacakmış gibi. Üçüncü defa seyrettiriyor bana videoyu. Esasında bana değil, kendine.
-Hocam bir film var. Adam bir kadınla evleniyor. Kadın çok güzel.
(Kurt kocayınca köpeğin maskarası olur dedikleri bu olsa gerek. Adam bir kadınla evleniyor diyor. Adamlar binlerce yıldır bir kadınla evleniyor. Ne diye bana bunu söylüyor? Tabi her adam güzel kadınla evlenmiyor, o ayrı.)
-Kız robotmuş meğer. Robot olduğunu bilmiyor ama. Kendini insan sanıyor.
“Atakan! Bir Tokat türküsü vardır, bilir misin?” diye söze başlamıştım ki ben daha “Evlenmeyin erkekler naylon kızlar çıkacak türküsü…” diyemeden bana cep telefonundan türküyü dinletiyor. Türküye eşlik de ediyor:
-Bağ benim meşe benim/Derdimi deşme benim/Seninle dalga geçtim/Sevdiğim başka benim.
Köşe başı beklerim/Vay benim emeklerim/Yar aklıma gelince /Titriyor kemiklerim
Ak burçak kara burçak/Babam dükkân açacak/Evlenmeyin erkekler/Naylon kızlar çıkacak
Köprü altı kumbara/İçi dolu çil para/Erkekler şöyle dursun/Şimdiki kızlar zampara
-Şaşırtıyorsun beni Atakan, bu türküyü bileceğini, üstelik bu kadar aşk ile söyleyeceğini hayatta tahmin edemezdim.
-Hocam türküyü Nedim Hoca’ya borçluyuz. Dilinden düşmez.
-Nedim Hoca ile bu kadar yakın temasta olduğunuzu bilmiyordum.
-Artık sizinle paylaşmakta bir sakınca yok. Biz hepimiz, siz hariç, bütün bölüm Esenler’de bir apartmanda yaşıyoruz.
- O ne demek? Çadırda yaşayacak değilsiniz ya! Yalı ya da köşkte de yaşayabilirsiniz tabi. Sen, Nedim Hoca, Arif, Zeynel...
-Rüstem de...
-Rüstem kim? Ben niye tanımıyorum?
-Tanıyorsunuz tabi ki. Hatta bölümde en çok onu seviyorsunuz. Senin çayların bir tarafa, dünya bir tarafa diyorsunuz ya.
-Aa çaycı Rüstem ve hepiniz. Niye benden sakladınız?
-Hocam aramızda düzenli aile hayatı olan bir siz varsınız. Sizin nezdinizde...?
-Bir dakika Nedim Hoca da evli... Boşandı mı? Hiç haberim olmadı.
-Hocam onun durumu, ilişki karışık rotasında ilerliyor.
-O ne demek? Tansiyonum düşüyor mu çıkıyor mu bilmiyorum ama kafam sanki şey...
-Vera Hanım olsaydı...
(Bak sen. Olmadığını biliyor. Hâlbuki ben bir şey söylemedim, o da bir şey sormadı. Üstelik eve adım atar atmaz size çay ya da kahve yapmamı ister misiniz diye kırk yıllık ev ahalisi gibi mutfağa yöneldi. Misafirin şaşkını ev sahibini ağırlar hesabı diye üzerinde durmamıştım.)
Çok yoruldum. Uyusam biraz. Ama bu çocuk gidecek gibi görünmüyor. En iyisi randevum var deyip onunla birlikte çıkayım evden.
- Atakan benim randevum vardı. Giderken beni de bırakabilir misin Marmaray istasyonuna?
-Saat kaçta hocam?
-Bir saat sonra. Hemen çıkarsak Marmaray ile yetişirim.

