Fransız yazar Brivael Le Pogam öyle diyor.
Bugün liseli çocukların sokakları ateşe vererek Fransa’yı cehenneme çevirmesine yol açan entelektüel ve kültürel habitus’u, ekosistemi inşa eden (French Theory denen) Çağdaş Fransız Düşüncesi’nin yarın, çok yakında bütün Avrupa’yı cehenneme çevirecek ZEHİRLİ BİR SİSTEM olduğunu söylüyor…
Çağdaş Fransız Düşüncesi’ni kuranlar kimler?
Foucault, Derrida, Deleuze: Postmodern düşüncenin ve neo-liberal dünyanın mimarları!
Önce benim alıntılandığım giriş bölümünü, sonra da metnin bütününü okumanızı isterim. Arşivlik bir metin…
***
Fransızlar adına özür dilemek istiyorum, French Theory’yi doğurduğumuz için (ki bu, ideolojik açıdan en iğrenç pespaye şeyi doğurdu: wokizm).
Dünyaya Descartes’ı, Pascal’ı, Tocqueville’ı verdik. Sonra, 68 sonrası entelektüel harabelerde Foucault’yu, Derrida’yı, Deleuze’ü verdik. Üç parlak adam, dilimizin zarafeti içinde, bugün Batı’yı felç eden ideolojik silahı üretti.
Ne yaptıklarını anlamak lazım…
Foucault, gerçeğin var olmadığını, sadece bilgiye bürünmüş iktidar ilişkileri olduğunu öğretti. Bilim, akıl, adalet, tıp kurumu, okul, hapishane, cinsellik; her şey bir tahakküm sahnesi.
Derrida, metinlerin sabit bir anlamı olmadığını, her işaretin kaydığını, her okumanın bir ihanet olduğunu, yazarın öldüğünü ve okurun hüküm sürdüğünü öğretti.
Deleuze, ağaç yerine rizomu, yerleşik yerine göçebe olanı, yasa’ya karşı arzu’yu, varoluş’a karşı oluş’u, kimliğe karşı farkı tercih etmeyi öğretti.
Tek tek alındığında, tartışmalı tezler bunlar. Birleşip ihraç edilince, basitleşince bir sistem oluşturuyorlar. Ve bu sistem bir zehir.
Çünkü şöyle oldu: Fransa’da okunamaz bu metinler, Atlantik’i aştı. Yale’in, Berkeley’nin, Columbia’nın bölümleri 80’lerde onları emdi. Bizde olmayan bir zemin buldular: Amerikan puritanizmi, onun ırksal suçluluğu, kimlik takıntısı. French Theory bu alt tabakayla evlendi ve bu evliliğin çocuğu “wokizm” oldu.
Judith Butler, Foucault’yu okuyup performatif cinsiyeti icat etti.
Edward Said, Foucault’yu okuyup akademik post-kolonyalizmi icat etti.
Kimberlé Crenshaw çerçeveyi miras alıp kesişimselliği icat etti.
Her adımda matris Fransız: Gerçek yok, sadece iktidar var; dolayısıyla her hiyerarşi şüpheli, her kurum baskıcı, her norm şiddet, her kimlik inşa edilmiş yani pazarlık edilebilir, her çoğunluk suçlu.
İşte böylece üç Parisli filozof, muhtemelen pratik sonuçlarını hayal bile etmeden, bütün bir aktivist, üniversite bürokratı, İK’cı, gazeteci, yasa koyucu nesline sömürü yazılımını sağladı. İşte böylece bir kadın olup olmadığını, kendi tarihinin savunulmaya değer olup olmadığını, liyakatın var olup olmadığını, gerçeğin görüş’ten (ve görünüş’ten -YK) ayrılıp ayrılmadığını söyleyemez hale gelen bir uygarlık elde ettik.
Bu pespaye bir şey; basit bir nedenle. Ve bunu sakin sakin söylemek lazım.
Bir medeniyet, üç direk üstünde durur: Aklın erişebileceği bir gerçeğin varlığına inanç, iyinin kötüden ayrı olduğuna inanç, aktarılacak bir mirasın varlığına inanç.
French Theory bu üçünü dinamitlemeye girişti. Kötülükten değil. Entelektüel oyun için, şüphe tutkusundan, onları beslemiş burjuvaziye nefretten.
Ama sonuç ortada. Bütün bir nesil yıkmayı öğrendi, inşa etmeyi hiç öğrenemedi. Bütün bir nesil şüphe etmeyi biliyor, hayran olmayı unuttu. Bütün bir nesil her yerde iktidar görüyor, güzelliği hiçbir yerde göremiyor.
Özür diliyorum çünkü biz Fransızlar özel bir sorumluluğa sahibiz. Bu bizim dilimiz, üniversitelerimiz, yayıncılığımız, prestijimiz. Nihilizme şık ambalajını veren bu.
Sorbonne ve Vincennes’in meşruiyeti olmadan, bu fikirler, okyanusu aşamaz (Amerika’ya ulaşamaz)’dı. Biz şüpheyi, başkaları silahı ihraç eder gibi ihraç ettik.
Şimdi Silikon Vadisi’nde, yapay zeka laboratuvarlarında, startup’larda, atölyelerde, hâlâ bir şeyleri yıkmak yerine üreten insanların olduğu her yerde inşa edilen şey: cevap.
Bir medeniyet yorumcularla değil, yapıcılarla yeniden kurulur. Gerçeğin var olduğuna ve ona adanmaya değer olduğuna inananlarla. Güzel, gerçek, iyi hiyerarşisini üstlenen ve onu aktarmaktan utanmayanlarla.
Öyleyse affedin. Ve işe koyulun.”

