“Mûsâ’dan sonra İsrâiloğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerinden birine “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” dediklerinde o, “Üzerinize savaş farz kılındığında savaşmayacağınızdan korkarım” cevabını verdi. “Yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan uzaklaştırıldığımız halde Allah yolunda savaşmayıp da ne yapacağız?” dediler. Üzerlerine savaş farz kılınınca da, içlerinden azı müstesna, yüz çeviriverdiler. Allah zalimleri iyi bilmektedir. Peygamberleri onlara “Allah size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona servet bakımından bir zenginlik de verilmemişken onun üzerimize hükümdarlığı nasıl olur?” dediler. Peygamber “Allah onu sizin için seçti, kendisini ilimde ve bedende daha güçlü kıldı” dedi. Allah mülkünü dilediğine verir ve Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilir…
Tâlût askerleriyle birlikte ayrılıp sefere çıkınca, “Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir, -eliyle bir avuç alan müstesna- ondan tatmayan da bendendir” dedi. İçlerinden pek azı dışındakiler ondan içtiler. Kendisi ve onunla beraber inananlar nehri geçince “Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarını umanlar ise, “Nice az birlik vardır ki, Allah’ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir” dediler. Câlût ve askerlerinin karşısına çıkınca da “Rabbimiz! Bizi sabırla donat, bize sebat ver ve inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!” diye niyazda bulundular. Sonunda Allah’ın izniyle onları yendiler, Dâvûd da Câlût’u öldürdü ve Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi, ona dilediği şeyleri öğretti. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu. Fakat Allah’ın âlemler için büyük lütufları vardır.”
Bilmem Rabbimizin bu ayetlerinde apaçık olanı ayrıca tefsire yeltenip lafı uzatmanın bir anlamı var mı ama değil mi ki insan “bir nokta olan ilmi çoğaltmaya meyyal” bir yaratıktır, fıtratımızı inkâr etmeden az biraz gevezelik edelim.
Şuraya çok dikkat: “Eğer Allah’ın insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu.”
Demek ki insan bir taraftan Allah’ın “bazılarını engellemek için seçtiği” tarafta olmayı, bir taraftan kendisini “engellenecek taraf” olarak bulmamayı, bir taraftan da engellenecek tarafta ise kendisini bir engelleyen olmasını niyaz edecek ki insan kalmaya devam edebilsin.
Nankör, şükürsüz, zalim ve “o sudan içmeye pek hevesli” oluyor insan dediğinin çoğu. Rabbimiz, ölçüyü bu yüzden çok net koyuyor ve düzeni de bu yüzden “bazısı ile bazısına karşı” dengede tutuyor.
Kul da en çok bu yüzden “tarafını seçmeye hükümlü” galiba.
Çocukluğumun eşsiz sloganı “Taraf olmayan bertaraf olur” idi. Arasının olmadığı bir dünya burası. Kötüler var ve iyiler var. İyilere destek olmak var yahut kötülerden yana olmak var. Üstelik “iyi”lerin kim olduğu da “kötüler”in kim olduğu da Allah’ın çizdiği sınırlarla belirli.
Anlatmaktan yorulmadığım bir meseleyi tekrar anlatayım.
Efendimiz (s.a.v.) bir seriyye birliği çıkartıyor. Bembeyaz ve tertemiz kıyafetleriyle, güpgüzel yüzleriyle 30 kadar atlı İslâm askeri bir Bedevi yerleşkesine yaklaşırken, yerleşkenin ulusu adet olduğu veçhile yola çıkıp gelenleri tanımaya çalışıyor. Tanıyacak ki, kabilelerini bilecek ki mersiyeler okuya, âlâ ile vâlâ ile temenna ede ki gelen dostlukla gelip dostlukla gitsin. Tanıyamıyor gelenleri. Ancak yüzlerinin güzelliğinden, üstlerinin başlarının tertemizliğinden etkilenip şöyle diyebiliyor: “Siz ne güzelsiniz, siz ne güzelsiniz. Siz kimsiniz?”
Cevap, kumandandan geliyor: “Ehne Müslimîn. Biz Müslümanlardanız.”
O zaman sorumuz şu olsun mu? Kim bize bakınca hayranlıkla “Siz kimsiniz?” diye sorar ve biz o soruya gülümseyerek, hatta gururla “Biz Müslümanlardanız” diye cevap verebilir miyiz? Hayatımızın amacı bu soruya “herkes” ve “evet” diye cevap vermek olunca dünya bayram yeri olur. Ne o sudan içmeye hevesimiz, ne o dünya metaına meylimiz kalır.
Allah. Eyvallah.

