İslâm’ın yalnızca namaz, oruç gibi ibadetlerden ibaret olmadığı, ahlâktan da ibaret olmadığı, Müslüman hayatının her adımında Allah’a teslim olmuş bir kişiliğin yansıması olmadan kişinin kâmil Müslüman olamayacağı bilinen hususlardır.
Bu yazıda amelin boşa gitmesi ve kişinin günaha batması tehlikesini ihtiva eden iki tehlikeli davranıştan söz edeceğim: Riya ve aldatma/din istismarı.
Mesela cuma namazını eda etmek için camiye gidiyoruz, bazı şahıslar -takke üzerine buruşuk bir bezi sarık yapmış da olabiliyorlar- ilk sünnete cemaatle beraber başlıyorlar, cemaat sünneti eda ediyor, hatibin minbere çıktığı da oluyor, bizim sarıklı sünnete devam ediyor; koca camide ya tek veya bir iki kişi olarak.
Kimsenin kalbi bilinemez, bu kişinin görünmek gibi bir niyeti de yok (diyelim), ama tek başına namazda olup da üzerine dikilen gözlerin farkında olunca anlık da olsa nefis ve şeytan devreye girebilir, ibadetin bir kısmını çalabilir, bu tehlikeden kaçınmanın yolu farklı kıyafetlerle ve cemaat içinde tek kalarak görünür olmak değil, görünmez olmaktır.
İkincisi aldatmak ve bunun için dini istismar etmek.
Bu konuda kadim fıkıh kaynaklarındaki bir açıklama takdir ile dikkatimi çekmiştir:
Abdullah b. Mahmûd el-Mavsılî’nin (ö. 1284) el-İhtiyâr li-Ta’lîli’l-Muhtâr’da bu konuyu iki başlıkta ele almıştır:
1. Alışveriş hukukunu işlediği bölümde dindar görünmenin, yalan yeminlerin ve müşteri algısını yönetmeye çalışmanın akdi sakatlama boyutunu ele almıştır.
“Fâsid Satışlar” (el-Büyûu’l-Fâside) ve satıcının muhayyerlik haklarını doğuran “Kusurlu olma sebebiyle iade” bölümlerinde dindarlık maskesi kullanılarak yapılan “Tadlîs” (kusur gizleme) ve “Ğarar”.
el-İhtiyâr’a göre, esnafın takvalı görünerek malın kusurunu örtmesi durumunda alışveriş hukuken iptal edilebilir (fesih). Ortada olmayan ve olacağı da bilinmeyen malın satımında akit oluşmaz (bâtıl olur).
2. Kitâbü’l-Kerâhiyye ve’l-İstihsân (Helaller, Haramlar Mekruhlar) bölümünde müşteriyi etkilemek amacıyla ibadetleri ve dini zikirleri ticarete alet etmenin doğrudan ahlâkî ve dinî hükmünü ele alır.
Mevsılî bu bölümde, dükkâna bir müşteri girdiğinde sırf ona dürüst, takva sahibi ve muttaki bir esnaf izlenimi vermek için yüksek sesle “Sübhanallah”, “Elhamdülillah” demeyi veya tesbih çekmeyi mekruh ve riya (gösteriş) olarak tanımlar. Burada yapılan zikrin Allah rızası için değil, dünyalık mal satmak amacıyla bir “reklam ve güven aracı” olarak kullanıldığını, bunun da ameli ihlasından kopararak günaha dönüştürdüğünü açıklar (el-Ilmiyye baskısı, C.IV, s. 179).
İbn Âbidîn adıyla meşhur olan (Raddu’l-Muhtâr) kitabın “el-hazru ve’l-ibâha” bölümünde, şerhte bu davranışın haram olduğu ifade edilmiş, Haişye’de ise “Bundan maksad ‘tahrîmen mekruh’tur” ifadesine yer verilmiştir.
Akdi sakatlayan başka bir kusur bulunmadığında alım-satım akdi sahih olsa da malı satabilmek, müşteri celbetmek maksadıyla dini (zikir, tesbih vb. ni) kullanmanın; yani dini istismar etmenin nasıl bir günah olduğu bu açıklamalarda ortaya konmuştur.
Buradan hareketle şunu söylemek mümkündür: Müslüman olan veya öyle görünen kişilerin, her çeşit dünyalık menfaatleri için “dindar, takva ehli” görünmek suretiyle (dini istismar ederek) insanları aldatmaları haramdır, harama yakın mekruhtur, günahtır.

