1962 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde üretilen entegre devrelerin neredeyse tamamını kim satın alıyordu?
Bilgisayar şirketleri değil.
Otomobil üreticileri değil.
Evlerine elektronik cihaz alan Amerikalı tüketiciler de değil.
Üretilen çiplerin neredeyse tamamının müşterisi Amerikan devletiydi.
Bugün serbest girişimin, risk sermayesinin ve özel sektör dinamizminin sembolü olarak gördüğümüz Amerikan yarı iletken sanayisinin ilk büyük pazarı; Apollo uzay programı ile Minuteman füze programıydı.
Bu bilgi, kalkınma ekonomisi açısından bildiğimizi sandığımız birçok şeyi yeniden düşünmemizi gerektiriyor.
Çünkü entegre devre 1950’lerin sonunda geliştirildiğinde ortada büyük bir ticari pazar yoktu. Teknoloji yeniydi. Üretim miktarı düşüktü. Hata oranları yüksekti. Birim maliyetler ise sıradan şirketlerin kolaylıkla üstlenemeyeceği seviyedeydi.
Özel sektör açısından ortada büyük bir belirsizlik vardı:
Bu teknolojiye kim para ödeyecekti?
İşte Amerikan devleti tam bu noktada yalnızca araştırmayı finanse eden değil, teknolojinin ilk büyük müşterisi olan aktör olarak ortaya çıktı.
Ay’a gönderilecek Apollo uzay aracı için küçük, hafif ve son derece güvenilir bir bilgisayara ihtiyaç vardı. Massachusetts Institute of Technology (MIT - Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) tarafından tasarlanan Apollo Guidance Computer’ın, yani Apollo Yönlendirme Bilgisayarı’nın üretimini Raytheon üstlendi.
NASA (National Aeronautics and Space Administration - Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi), henüz ticari geleceği belirsiz olan entegre devreleri büyük miktarlarda satın almaya başladı.
Fakat asıl ölçeği Amerikan Hava Kuvvetleri oluşturdu.
Minuteman II kıtalararası balistik füzesinin yönlendirme sistemi için binlerce güvenilir entegre devre gerekiyordu. Minuteman programı, 1965’e gelindiğinde Apollo’yu geçerek dünyanın en büyük tekil çip müşterisi hâline geldi.
Dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Devlet, şirketlere yalnızca “çip geliştirin” demedi.
Ürün başarılı olduğunda onu satın alacağını da gösterdi.
Başka bir ifadeyle araştırma desteğinin arkasında gerçek bir talep vardı.
Bu siparişler üretim miktarını artırdı. Şirketler üretim hatlarına yatırım yaptı. Üretim tecrübesi geliştikçe hata oranları düştü, kalite yükseldi ve maliyetler geriledi. Başlangıçta yalnızca uzay ve savunma sistemlerinin karşılayabildiği teknoloji, zamanla bilgisayarlara, otomobillere ve tüketici elektroniğine girebilecek hâle geldi.
Devlet özel sektörün yerine çip üretmedi.
Ama özel sektörün henüz girmeye cesaret edemediği pazarı oluşturdu.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Bugün sanayi politikası denildiğinde çoğu zaman teşvikleri, vergi indirimlerini ve ucuz krediyi konuşuyoruz. Oysa yeni bir teknolojiyi geliştirecek şirket açısından asıl sorun her zaman yatırım maliyeti değildir.
Asıl soru şudur:
Ürettiğim ürünü kim satın alacak?
Bir şirket yıllarca araştırma yapabilir. Fabrika kurabilir. Mühendis yetiştirebilir. Fakat oluşacak ürünün pazarı belirsizse, yatırımın riski katlanarak büyür.
İşte uzun vadeli kamu siparişi bu riski değiştirir.
Son yıllarda yapılan akademik çalışmalar, Amerikan kamu araştırma sözleşmelerinin şirketlere yalnızca Ar-Ge finansmanı sağlamadığını; başarılı teknolojiler için gelecekte kamu alımı yapılacağı yönünde örtülü bir talep güvencesi de verdiğini gösteriyor.
Bu nedenle kamu, stratejik sektörlerde yalnızca destek veren değil, gerektiğinde “ilk müşteri” olan aktördür.
Türkiye’nin savunma sanayiindeki başarısında da benzer bir mekanizma vardır.
Bir şirket yeni bir radar, haberleşme sistemi, motor veya mühimmat geliştirmeye başladığında, başarılı ürünün bir alıcısı olduğunu bilir. Bu güven; şirketin mühendis istihdam etmesini, araştırma yapmasını, yeni tesis kurmasını ve tedarik zincirini geliştirmesini mümkün kılar.
Peki aynı yaklaşım neden başka stratejik alanlarda uygulanmasın?
Türkiye enerji depolama teknolojilerinde belirli kapasitede yerli batarya satın alacağını uzun vadeli olarak ilan etse ne olur?
Kamu hastaneleri belirli tıbbi cihazlarda yerli geliştirme ve uzun vadeli alım programları oluştursa ne olur?
Kamu kurumları yerli yapay zekâ, siber güvenlik ve bulut çözümleri için yalnızca teşvik değil, ölçülebilir performansa bağlı siparişler verse ne olur?
Elbette kamu alımı yanlış tasarlanırsa verimsizlik ve ayrıcalık üretebilir. Bu nedenle talep garantisi koşulsuz olmamalıdır. Teknolojik başarıya, maliyete, kaliteye, ihracat kapasitesine ve belirli kilometre taşlarına bağlanmalıdır.
Ama bir gerçeği de kabul etmeliyiz:
Geleceğin teknolojilerini üretmesini istediğimiz şirketlere yalnızca ucuz kredi vermek yeterli değildir. Onlara, başarılı olduklarında karşılarında bir pazar bulabileceklerini de göstermek gerekir.
Milli Stratejik Ekosistem Modeli (MSEM) açısından çıkarılacak ikinci ders budur:
Stratejik hedef yönü gösterir.
Uzun vadeli sipariş ise şirketlere o yolda yatırım yapma cesareti verir.
Silikon Vadisi’nin ilk yıllarında piyasa devleti takip etti.
Belki de Türkiye’de artık yalnızca “Hangi sektöre teşvik verelim?” sorusunu değil, çok daha sonuç alıcı bir soruyu sormamız gerekiyor:
Geleceğin hangi teknolojilerinde devlet akıllı ve sabırlı ilk müşteri olacaktır?

