MTO Aydın Kampımızı da tamamladık. Rektör hocamız Bülent Kent’e ve ekibine, GSB yönetim ekiplerine verdikleri destekten ötürü yürekten teşekkür ediyorum.
Muharrem Kartancı Hocam başta olmak üzere, İstanbul ekibimizden Rümeysa Çetin, Zümrenur Şimşek, Rabia Karataş, Zehra Gündoğdu ve Ömer Yıldız kardeşlerime, Aydın ekibimizden Şükran Dalama ve Rümeysa Gider ve katkı veren diğer yönetim ekibi kardeşlerimize yürekten teşekkür ediyorum.
Her zaman olduğu gibi Aydın kampımız da kardeşlik ve ruh dolu bir atmosferde geçti. Entelektüel kalite aile, gençlik ve Balkan sorunlarını mercek altına aldığımız bütün makalelerimize yansıdı.
Aydın kampımızı Azerbaycan’dan Vuqar Azizov kardeşimizin leziz ve derinlikli kaleminden sunuyorum.
***
Bir medeniyeti anlamanın birçok yolu vardır. Kitaplarını okuyabilirsiniz. Tarihini öğrenebilirsiniz. Şehirlerini, eserlerini, camilerini, külliyelerini gezebilirsiniz. Şiirlerini okuyup musikisini dinleyebilirsiniz. Fakat bütün bunların ötesinde bir şey daha vardır: O medeniyetin insanda nasıl bir karşılık bulduğunu görmek.
Aydın’daki Medeniyet Tasavvuru Okulu kampı biraz da bunun arayışıydı.
Kampın üç ana başlığı vardı: gençlik, aile ve Balkanlar.
İlk bakışta üç ayrı mesele gibi görünen bu başlıklar, kamp ilerledikçe birbirine bağlanmaya başladı. Çünkü gençlik gelecekti. Aile, o geleceğin köküydü. Balkanlar ise bir medeniyetin köklerinden kopmadan nasıl farklı coğrafyalara uzanabildiğini gösteren büyük bir tarih sahnesiydi.
Ve biz bu üç meseleyi yalnızca konuşmakla yetinmedik; Aydın’ın mekânlarında, tarihî izlerinde ve nihayet bir külliyenin avlusunda yeniden düşündük.
BİRLİKTE BAŞLAMAK…
İlk gün tanıştık. Farklı şehirlerden, farklı çevrelerden gelen insanlar aynı kampın çatısı altında bir araya geldi. Daha ilk anda kampın belki de en önemli taraflarından biri ortaya çıktı: Medeniyet, önce insanları buluşturur.
Çünkü bir medeniyet tasavvurunun zihinsel bir proje olmasının ötesinde insanları aynı ideal etrafında buluşturma hedefi vardır. Aksi takdirde düşünce, kitap sayfalarının arasında kalır.
Ertesi gün Yusuf Kaplan hocamızın veciz konuşmasıyla kampın ufku açıldı. Sözün ardından Cuma namazına gittik. Bu ardışıklık bile başlı başına anlamlıydı.
Önce söz...
Sonra amel.
Önce düşünce...
Sonra aynı kıbleye yönelen insanların oluşturduğu saf.
Medeniyet fikrinin yalnızca konuşulmadığını, yaşanması gereken bir bütün olduğunu hatırlatan bir başlangıçtı bu. Ardından makale sunumları başladı. Düşünce bu kez yazıya dönüşüyordu.
Konular farklı yönleriyle ele alınıyor; meseleler yalnızca geçmişin bilgisi olarak değil, bugünün ve yarının soruları olarak tartışı-lıyordu. Çünkü gençliği konuşmak aslında geleceği konuşmaktı. Aileyi konuşmak, o geleceğin insanını yetiştirecek zemini konuşmaktı. Balkanlar’ı konuşmak ise bir medeniyetin tarih boyunca nasıl yol aldığını, nasıl iz bıraktığını ve nasıl bir hafıza oluşturduğunu konuşmaktı.
SALONLARDAN TARİHE…
Fakat kampın önemli bir tarafı da konuştuğumuz şeyleri yalnızca salonda bırakmamak idi. Ertesi gün yola çıktık. Tarihin içine girdik. Milet’in kadim taşları arasında dolaşırken insan ister istemez zamanın derinliğiyle karşılaşıyor. Bir zamanlar düşüncenin, felsefenin ve şehir hayatının önemli merkezlerinden biri olan bu coğrafyada bugün geçmişin izleriyle karşı karşıyayız. Fakat bizim için mesele yalnızca antik bir şehri görmek olamazdı. Çünkü aynı coğrafyada İslâm medeniyetinin de izleri vardı. Bir başka zaman katmanı, başka bir medeniyet anlayışı, başka bir dünya tasavvuru...
İşte burada kampın Balkanlar başlığı başka bir anlam kazanmaya başlıyordu.
Balkanlar da bize benzer bir hakikati hatırlatıyor: Medeniyetler yalnızca sınırlar çizerek var olmazlar. İnsanlar, eserler, diller, inançlar, sanatlar ve hatıralar üzerinden coğrafyalarda iz bırakırlar. Yusuf Kaplan hocamızın şu veciz ifadesi yankı buluyor: “İslâm medeniyetinin sınırları yoktur, ufukları vardır.”
Bir coğrafyayı anlamak, orada hangi devletlerin hüküm sürdüğünü bilmekle olamazdı. O coğrafyada hangi ruhun, hangi değerlerin, hangi estetik anlayışının ve hangi insan tipinin ortaya çıktığını anlayabilmektir.
Bu yüzden Milet’in taşları yalnızca geçmişi anlatmakla beraber bize bugünün sorusunu da soruyordu: Biz geleceğe ne bırakacağız?
GENÇLİK: GELECEĞE BIRAKILACAK EMANET
Bu soru bizi yeniden gençliğe götürüyordu.
Çünkü bir medeniyetin geleceği, yetiştirdiği insanın niteliğinden bağımsız değildir elbette. Gençlik başlığı bu yüzden yalnızca gençlerin problemlerini konuşmak anlamına gelmiyordu. Asıl mesele nasıl bir insan yetiştireceğiz sorusuna verilecek cevaptır.
Bilgi sahibi ama hikmetsiz mi?
Teknolojiye hâkim ama istikametini kaybetmiş mi?
Geçmişini bilen ama geleceğe söz söyleyemeyen mi?
Yoksa kökleriyle bağ kurabilen, çağını okuyabilen ve geleceğe bir medeniyet fikri taşıyabilen bir insan mı?
Kampta çocukların da bulunması bu yüzden çok anlamlıydı.
Yusuf Kaplan hocamızın çocuklara gösterdiği özel ilgi, aslında kampın konuştuğu meselenin canlı bir karşılığı gibiydi.
Çünkü medeniyet dediğimiz şey, yetişkinlerin birbirine anlattığı büyük fikirlerin bir sonraki nesle aktarıldığı ölçüde hayattadır.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.