Firkat panzehri bir vuslat: Ramazan Bayramı

04:0020/03/2026, Cuma
G: 20/03/2026, Cuma
Yeni Şafak
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Ramazan Bayramı bir iftar vaktidir. Bütün bir ay boyunca yokluktan iftar saatlerindeki varlığa terfi eden insanın, bütün sevinçlerinin misliyle karşılandığı gündür bayram. Zira bayram, tüm o iftarların en tepesidir. Zirvesidir.

Ahsen Öztaş / Sanat Tarihçisi - Yazar

Nice yoklukları anlatan bir lafız; firkat… İnsana, ölçülemeyen mesafelerde şafak saydıran, kavuşma ümidinde zamanı yudumlatan tüm özlemleri anlatıyor. Ne var ki; uzak kalınanlar, hasretle beklenenler, beklendiğini ya da beklediğini henüz akıl ve kalp ile tespit edemeyenler, uzaklığın yoksunluğunda yelkovanı uğurluyor. İçimiz, geçmiş ve geleceğin kırılgan döngüsünde yerini yadırgayan bir seyyah… Ruhumuz, hep bu özlem ve bekleyiş istilasının yorgunu… Ve ne fizikötesi bir şahitliktir ki; sinonim kaybedişler ardımızda kalan iklimleri kuşatmış, birbirini büyüten ve ıraksak çizgilerde geleceğe atılan mahzun bakışlar kalp odalarını kaygılardan gardiyanların hantal hükmüne bırakmış. Tüm bunlar, insanın var olma zaruretinin zihin bulmacası… “Çöz çözebilirsen…” dediğim anda manevî ve ilahî esansların ruhu dizginleyen ve hayreti dinginleyen muştulu hikmetine uğruyorum. Bu ıssız uğrayışlar, sızılı fark edişler, üstünkörü idrakler hep bir arayışın kalbe güzergâh belirleyen tesiri… Öyleyse biz bir kez daha ne için ve nerede bulunduğumuza dair iç gıcıklayan soruların başucu kitabı cevaplarına temas ile, halihazırda kâinatı çevreleyen bu sonsuzluk tutkusunun başlatıcısı olan zamanı okuyalım. Ramazan Bayramı’nı, Fıtr Bayramı'nı, kalbin fıtrata en yakın mesafede bulunduğu ve belki de bir kez daha çıplak gözle seyre daldığı, en azından Allah-u Teala’nın ruhlara verdiği ilham ile bir geçmiş zaman öyküsü kıymetinde bile olsa fıtratımızı, aslî kimliğimizi zihnimize kodlayalım.

FİRKAT O’NSUZLUK VE BEN’SİZLİKTİR

O’ndan uzaklaşmak ayrılıkların haymatlos durağıdır. Zira Allah’ın kulu olan varlık, Allah’a ibadet ve yakarışla, safi mana bulmakla kalmayacak, mekân, zemin, hacim ve kimlik bakımından da bir varoluş saltanatında kendini ispat edebilecek. Bu ispat, izleyici gözlerin temaşasından munfasıl, ancak ve ancak kendini bilmenin ve bulmanın, kendinle bir olmanın saadet pınarlarında arınmakla anlamdaştır. Allah kulunu bilir de kul Allah’ı anmadığında vatansız, varsız ve hatta yok’suzdur. Bu yoktan bile mahrumiyeti ancak şöyle bir misalle izah etmek imkânlı görünüyor. Bir vatan ocağına aidiyeti ruh ve akıl ile bilmek ama zorba firkatlerin, kaderle iliklenmiş uzaklıkların, el yordamıyla yeni ve yakın bir eşkale büründürülemeyen mesafelerin, ayakların ve yolların kabiliyeti ile birbirine kavuşmayan menzillerin ardında bilinen bir adresten ayrı düşmüşlüğün tefsiri var’sızlıktır.

Yoktan bile mahrum kalmanın dehşet veren meali ise; Allah’ın kulu olduğunu, O’na ibadet için var olduğunu, hülasa, fıtrî lüzumları ve daha bir dolu cevheri unutmuş bir aklın eklentisi olan insan için, artık ‘bilinen bir adresten uzak düşmüşlüğün sancısı’ tanımı kifayetli olmayacaktır. O unutkan nefis için artık vaziyet bir ‘var’ın yokluğundan daha vahimdir. Zira özlem ve hasret yoktur sistemde, bir adrese duyulan ihtiyaç ve varmak emeli kalbin antresinde bile yankılanmamıştır, ama kişi, yokluk üzeredir. Bu henüz tanımlanmayan yokluk, yoktan bile mahrum kalışın ve çekilen sancıya bir teşhis koyamayacak kadar cahil kalışın trajik anlatımıdır. Sadeleştirme ile manaya bir hüzme tutmak icap ederse; Allah’ı unutan sadece bir adresi ve o adrese gitmeyi mümkün kılacak özlemi kaybetmekle kalmayacak, muhtaç olduğu adresi arama yetisinden de mahrum kalmış olacaktır. Bu hem O’nsuzluktur hem de ‘ben’sizlik… Çünkü insan kulsa O’nsuz var olabilemez. Ve insan kuldur, O’nsuz ‘ben’ olabilemez. Bu da demektir ki ben yoksa kimlik yoktur, vatan yoktur, var olması elzem hiçbir olgu var değildir ve daha da beteri, kişi yoksundur ama yoktan da mahrumdur. İşte Rabbini bilmenin kendini bilmekle eş değer tutulmasındaki zincirleme meallerden biri de budur ki; var olmak yegâne Var olanın ve yoktan var edenin hükûmetinde bir vatana aidiyet duygusunda yaşayıp gidebilmektir. Aidiyet, hürriyettir. Ayrım şu ki; her aidiyet hürriyeti temsil etmez ama ait olunan mihrakı tespit edip o güce varlığını bağlayabilmek, hürriyet adına söylenmiş ve söylenecek bütün tanımlamaların ve ideaların ötesinde, gerçek bir hürriyet tefsiridir.

FİRKATİN PANZEHRİ NEDİR?

Rabbini unutan zihnin labirentten bozma koridorlarında, fikrî bir yolculuğa çıkacak olursanız, her bir köşenin zehirlerden mamul bir anarşiyi vaadettiği hakikatine muhakkak denk gelirsiniz. Madem “Hafıza-yı beşer, nisyan ile malul”, o hâlde hatırlamanın hazdan yollarını keşfe çıkmalı. İşte bir hatırlamalar çağı Ramazan’dır ve en heybetli kavuşmalar mevsimi Ramazan Bayramı’dır. Tüm bu ilahî müjdeli vakitler ise unutulan değerlerin insanı düşürdüğü firkatin panzehridir. Reçete belli… Unuta unuta, aklı karıştıran, kalbi zorbalayan, ruhu cenderelerde defalarca sıkıştıran tüm ayrılıkların vuslatındayız. Ne kadar uzağa gittiğimiz mühim değil. Ramazan Bayramı tüm gidenlerin dönüşü, kaybedilenlerin bulunuşu, unutulanların hatırlanışıdır.

Neden sorusunun cevabı ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde çok net verilmiş olsa gerek: Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. (Bakara Sûresi 183)

Allah’a karşı gelmekten sakınmak bir panzehirdir. İnsan Rabbine karşı geldiği her an O’ndan ve kendinden ayrılır, uzaklaşır ve daha önce de ifade ettiğim üzere bu ayrılık, acı veren olgunun bile akıldan firakı ile nihayetlenir. İşte yoktan bile mahrum olunan o tedirgin mihraktayız. Allah’a karşı gelmeyi sadece bir günah ve günah ile erişilecek ilahî hüküm ile açıklamak -hakikat olsa da- manaca anlaşılmayı tehir edebilir. Günah bir eylem tanımı olsa da Allah’ı unutmak ve ibadetsiz bir ömür sürmek, zehri bal niyetine yutmaktır. Bu özlemi insana hatırlatması ve hatırda yüzeysel değil, katmanlı ve onulmaz izler bırakması için Allah’ın ikramı Ramazan’ı geride bıraktık. Ramazan ki; hiç ayırt etmez iklimleri, coğrafyaları, ırkları, nefisleri ve akılları… Allah’ın rahmeti ve inayetiyle her zerreyi kuşatır. İçine düşenin hissesini almadan bu aydan çıktığı vâki değildir. Tek bir tefrik ile… Ramazanı ciğerlerine çekenle bu kutlu esansı şöyle bir soluyup geçenler de elbet birbirinden ayrılır. Fakat mümkün değildir ki nefes alan bir organizma, bu aydaki rayihayı nebzece duymadan geçip gidebilsin. İşte bu sonsuz lütuf ile zihnin unuttuğu varlık sebebini hatırlaması, zannımca isteyenin ulaşmamasının olanaksız olduğu bir akıbet.

İNSANIN ASIL YURDU

İslâm’ın şartlarından yola çıkarsak… Buharî’den nakledilen o meşhur hadis-i şerifte de beş temel üzerine inşa edilen İslâm binasının bir temelinin de Ramazan orucu olduğu zikredilir. Hz. Peygamber Efendimiz'in (sav), İslâm’ı bir bina ve Ramazan orucunu da o binanın beş temelinden biri olarak işaret edişi de hikmetlidir. Elbette İslâm’ın beş şart üzere Müslüman’ı temelde bir kulluk istikametine daveti açıktır. Fakat bu beş ilahi emri bir temel vazifesinde öğreten Hz. Muhammed’in (sav), her sözündeki ilahî anlamı ve müjdeyi de en gayretli akledişlerle sindirmek gerek. Zira Allah, insanın asıl yurdu… O yurda varışın şartı İslâm ve kulun içinde sayılmakla anlam ve kimlik bulacağı İslâm’ı ayakta tutan temeller (zira İslâm’ın nuru asla sönmez ama insandaki İslâm unutkanlığı, aklının ve kalbinin ışıksız kalışına delildir) ve o temellerin kaybıyla kendini de kaybeden insanın beyhude yaşam öyküleri… Farzlar, şartlar, emirler, yasaklar, tek ve hakiki din olan İslâm’ın dahlindeki bütün insanî öğretiler, kişinin kendisiyle birlikte yol alışına imkan tanır. Aksi mümkün değildir.

Hiçbir insan maddî bir kazanç elde etmekle, dünyevi başarılarla ruhunu geçici tatminlerin ninnisinde uyutmakla, sevilmek, sayılmak ve duyulmakla, bedenen ve ruhen sıhhatli ve salim olmakla, zamandan neşe ve lezzet almakla, bütün hayallerine dahi kavuşmakla, yaşıyor anlamına karşılık gelmez ve bu yaşamak, bütün müspet yan ve alt anlamlarıyla birlikte yoklamaya alınsa dahi insanı, kendisiyle beraber olduğu, var olduğu iddiasına hizmet etmez ve yok olanın sancısından bile mahrum kaldığı gerçeğinden muaf tutmaz. Var olabilmek, var değilse bile yok oluşunun kutlu ve mübarek sancısını duyabilmek, bu sancı ile özlemlere kavuşma gayreti taşıyabilmek ve bütün zehirli köşeleri iman ve ilahi sevgi nuru ile tasfiye edebilmek; ancak O’nu bilmek ve fıtratı hatırlamakla kaimdir. Kendinden ayrı düşenin hiçbir cevherle bir arada bulunamayacağı gerçeğini bir an akla sızdırırsak; bu anlattığım güzergâh, bütün ayrılıkların vuslatıdır.

IYDÜ’L-FITR VE BAYRAM VUSLATI

Ramazan Bayramı'nın asıl adı “Iydü’l-Fıtr”… Fıtrat ve fitre kelimelerinin dayandığı “fatr” kökünden geliyor. Fıtrat; yaradılış ve yaradılıştan gelen bütün melekeler olarak ifade edilirken; fitre, “fıtr” yani “oruç açmanın şükrü” için verilen sadakayı anlatıyor. Anlıyoruz ki insan Ramazan’da hem alıyor hem buluyor hem de Allah’ın verdiğinden veriyor. Peki oruç her gün her akşam açılıyor da neden bayrama da oruç açma bayramı deniyor? İşte vuslat manası da tam burada zuhur ediyor.

İftar müjdedir… Kavuşmadır… Vuslattır. Ama orucu tutana… Yani susana, susayana, özleyene ve sabırla bekleyene… Beklerken Allah’ı anıp zikredene, O’na kulluk edene ve O’nun için bütün bu yoklukları aşkla içebilene… İftar vuslatında sadece almayı zevk edinene değil, vermeyi de aynı hazla yapabilene… Öyleyse iftar bir özlemin visal vaktidir. Bayramı da iftar ile ifade eden bu sanatlı ve ilahî dinin bize fısıldadığı visal anını da anlamak gerek. Tüm bu anlamların içinde yoğrulunca insan duyuyor ki; Ramazan Bayramı bir iftar vaktidir. Bütün bir ay boyunca yokluktan iftar saatlerindeki varlığa terfi eden insanın, bütün sevinçlerinin misliyle karşılandığı gündür bayram. Zira bayram, tüm o iftarların en tepesidir. Zirvesidir.

BÜYÜK İFTAR

Şimdi bu anlamlar mûsıkîsinde en can alıcı ritimdeyiz. Tam burada geçkili bir makamın saz semaisindeyiz. İnsan iftara kavuşur da fıtratı yeniden keşfeder, kendini bulur, kendiyle yol alırken Rabbini bilir de; sonrasında yeniden yokluğun yok olduğu sancısından bile bir kez daha mahrum kalabilir mi? Maatteessüf, kalabilir… Öyleyse tüm dikkat ve rikkatin Ramazan’dan ve Ramazan Bayramı denilen o büyük iftardan sonrasına verilmesi bir âb-ı hayattır. Yaşamın var oluşu bir nimetse, devamlılığı ve sıhhati de o nimetin lezzetidir.

Şimdi madem ki vardık bu saadetli iklime, madem ki tüm kaybedilenleri yerine koymayı başarabildik, madem ki unutulan ontolojik cevherleri gün yüzüne çıkarttık, madem ki kim olduğumuzu, ne için var edildiğimizi, var eden yegâne Varlığı unutmanın zehrinden arındık, aslolan bunun sürdürülebilirliği. Zira hayat sahibi olmak, hayatı sürdürebilme ehliyetidir. Öyleyse iftara kavuşmak, fıtratı bulmak ve vuslata ermek de kazanılan değerleri kaybetmeme gayretinde sırlıdır. Kavuşmak ve kavuştuğumuz anlamları hiç kaybetmemek duasıyla, Ramazan (Fıtr) Bayramımız ve bu müjdeli iftarımız mübarek olsun.



#Ramazan
#Bayram
#Aktüel