Türkiye''nin demokratikleşme ve normalleşme sürecinin, benzer deneyimler yaşayan diğer ülkelerdeki gibi sancılı geçmesi doğal. Vesayet kurumlarının başındaki aktörlerin, bu konumlarını kendiliklerinden ve isteyerek bırakacaklarını düşünmek safdillik olacaktır. Dolayısıyla hükümetin, her ne sebeple gerçekleşmiş olursa olsun ordu içinde yaşanan istifaları reform sürecinden geri adım atmanın gerekçesi olarak görmemesi gerekir.
Son on yılın en önemli siyasi mücadelelerinden biri vesayet kurumları ile oldu. Başta askerî vesayet olmak üzere demokratik sistemin kendiliğinden gidişini engelleyen pek çok unsur tasfiye edildi ya da etkileri en aza indirildi. Bu süreçte, ünlü 27 Nisan Bildirisi örneğinde de görüldüğü gibi, hükümet mücadelede geri adım atmadı. Dahası farklı davalar aracılığıyla hükümeti devirmek isteyen güçlerle aktif bir mücadeleye girişildi. Kuşkusuz, tüm bu dönem boyunca hükümetin cesareti veya kararlılığını kırmaya ya da kamuoyunu yanlış yönlendirmeye çalışan manipülatif yaklaşımlarla da karşılaşıldı. Örneğin Silahlı Kuvvetler, general ve amiral sayısı bakımından, fiilen, kadro mevcutlarından bile fazlasına sahipken Balyoz ve Ergenekon davalarındaki tutukluluklar nedeniyle ''ordunun komutansız kaldığı'' yorumları yapıldı. İlginç olan, benzeri bir tavrın son dönemde yeniden sergilenmeye başlanması.
Son dönemde Silahlı Kuvvetler içinden hükümeti ya da Ergenekon ve Balyoz gibi davaları protesto amaçlı istifaların arttığı yönündeki haberler sıklaşmaya başladı. Daha doğrusu Ocak ayı içinde rutin olarak yaşanan istifalar, doğrudan siyasi mülahazalara bağlanmaya çalışıldı. Bir taraftan hükümet vesayet kurumları ile mücadelesinde galip gelmiş görüntüsü verirken diğer taraftan bu tür gelişmelerin yaşanması demokratikleşme açısından cesaret kıran bir yüze sahip. Kısaca ifade etmek gerekirse, vesayetin tasfiyesinden memnun olmayan kesimlerin ''genç subaylar rahatsız'' manşetini güncelleme çabası içine girdikleri anlaşılıyor. O halde öncelikle söz konusu istifa (ya da emeklilik) kararlarının nedenlerine bakmak gerekiyor.
Her şeyden önce şunu belirtelim: Siyasal iktidarı protesto amaçlı istifalar ordu geleneğine yabancı değil. En bilinen örneği, 1990 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal''la 1. Körfez Savaşı''nda izlenecek yol nedeniyle anlaşamayıp istifa eden Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay. Daha güncel örnek ise 12 Haziran 2011 seçimlerinden hemen sonra, Ağustos Yüksek Askerî Şura (YAŞ) toplantılarından önce Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlarının emekliliklerini isteyerek görevlerinden çekilmeleri.
Koşaner, istifasından sonra yaptığı açıklamada, ''personelinin hak ve hukukunu korumak için'', ''yetkili makamlar nezdinde'' yaptığı girişimlerin sonuç vermediğini söyleyerek hükümeti suçladı. İstifalar üzerine Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Necdet Özel, önce sembolik olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı''na, hemen ertesinde de Genelkurmay Başkanlığı''na atandı. Orgeneral Özel, göreve atandığı ilk günden itibaren seleflerinden farklı bir çizgi izleyeceğinin ve hükümetle çatışmayacağının işaretlerini verdi. Örneğin atandıktan sonra katıldığı ilk YAŞ toplantısında teamülün aksine Başbakan''ın hemen yanında değil, diğer üyelerin bulunduğu yerde oturdu. Bahsettiğimiz 27 Nisan Andıcı''nı Genelkurmay Başkanlığı''nın web sitesinden kaldırttı; ordudaki asker sayısını düzenli aralıklarla kamuoyuna açıkladı. Daha önce yapılan olumsuz propagandanın aksine Özel''in bu olumlu tavrı, Silahlı Kuvvetler içinden de destek buldu. Durum böyle iken istifa haberleri ne anlama geliyor? Bunu anlamak için sistemin işleyişine kısaca bakalım.
Yaklaşık 700 bin kişiden oluşan Türk ordusu içinde ağırlığı Kara Kuvvetleri teşkil ediyor. Hatta Türkiye, ABD''den sonra NATO''nun ikinci büyük kara ordusuna sahip. Yine esas itibariyle ''karacı'' bir unsur olan Jandarma Genel Komutanlığı nicel olarak ikinci sırada. Daha ''teknik'' bir konumda bulunan ve genelde belirli üslerde yerleşik Deniz ve Hava Kuvvetleri ise bunlara oranla çok daha küçük rakamlara sahipler. Yaptıkları işin doğası gereği, Deniz ve Hava Kuvvetleri''nde görevli subayların ekonomik katma değeri yüksek uzmanlıklara sahip olma imkânı Karacılara göre daha fazla.
Bu anlamda istifalara iki farklı açıdan bakmak gerekiyor. Öncelikle bazı basın organlarında çıkan çok sayıda pilot subay istifasına yönelik haberlerin ''piyasa koşulları'' ile yakından ilgili olduğu söylenmeli. Başta THY olmak üzere havayolu şirketlerinin pilot ihtiyacını karşılamak için ödedikleri yüksek maaşlar, doğal olarak bu konudaki en verimli kaynak olan Hava Kuvvetleri için sorun doğuruyor. Hava Kuvvetleri''nde görev yapan pekçok pilot, zorunlu görev sürelerini doldurur doldurmaz özel havayolu şirketlerine geçmeyi tercih ediyor. Ayrıca bu yıl yaşanan sayı artışının oldukça kolay anlaşılabilir başka bir gerekçesi daha var. 2012 Mayıs ayında yapılan değişikliklerle, TSK mensupları için daha önce 15 yıl olarak belirlenen zorunlu hizmet süresi 10 yıla düşürüldü. TSK''dan olağan emeklilik ve istifa döneminin yılbaşları olduğu hatırlandığında, bu yıl, önceki yıllara göre daha fazla sayıda pilotun istifa etmesi beklenebilecek bir durum. Kaldı ki Hava Kuvvetleri, yıllardan beri, bu durum adeta rutin bir görünüm kazandığından ihtiyaç planlamalarını buna göre yapıyor. Yani özellikle Hava Kuvvetleri''nde yoğunlaşan istifaların arkasında ekonomik gerekçeler dışında siyasal bir yön aramanın mantıklı bir tarafı yok. Ayrıca ordudaki sayısal azalmanın bir güç zaafı meydana getireceğini söylemek de çok doğru değil. Örneğin her ikisi de yaklaşık olarak Türkiye ile aynı nüfusa sahip olan İngiltere''nin ordusu, TSK''nın üçte biri, Fransa ordusu ise yarısı kadar. Günümüz anlayışında ordunun sayısal büyüklüğü değil, teknolojik araçlara sahip olma ve bunları kullanma kapasitesi önem taşıyor.
Öte yandan diğer bazı istifaların siyasî yönünün de bulunduğu açıkça anlaşılıyor. Hukuk dışı yollara başvuran ya da en azından bu yönde iddialara muhatap olan kişilere destek çıkmak için yapılan istifa eylemleri ''eski Türkiye''den son manzaraları sunuyor. Bunlar ''askerî vesayeti koruma ve kollama''ya yönelik son çabalar olarak görülebilir. Ayrıca bu tür istifaların orduya değilse bile istemeden de olsa demokrasiye hizmet ettiği söylenebilir. Böylece sivil-asker ilişkilerinin tam olarak rotasına girmesi sağlanmış olacak.
Türkiye''nin demokratikleşme ve normalleşme sürecinin benzeri deneyimler yaşayan diğer ülkelerdeki gibi, sancılı bir yönünün bulunacağı açık. Vesayet kurumlarının başındaki aktörlerin, bu konumları kendiliklerinden ve isteyerek bırakacaklarını düşünmek safdillik olacaktır. Ayrıca ''eski düzen''in farklı yerlerde konumlanmış çeşitli aktörleri, ileriye doğru atılacak her adımın önünü kesmeye gayret ediyorlar. Bu bakımdan, hükümetin vesayete yönelik tasfiye girişimlerini hız kesmeden devam ettirmesi önem taşıyor. AK Parti''nin bugüne kadar izlediği reform sürecinde başarılı olmasını sağlayan temel etmen, demokrasi dışı aktörlerle hiçbir şekilde uzlaşmaya gitmemesi. Bundan sonra farklı bir çizgiye girilmesi, eskiye ait tüm düzen ve kurumların da yeniden yer üstüne çıkması sonucunu doğurabilecek. Dolayısıyla hükümetin her ne sebeple gerçekleşmiş olursa olsun ordu içinde yaşanan istifaları reform sürecinden geri adım atmanın gerekçesi olarak görmemesi gerekir.






