Rivayet o ki, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldıktan sonra ilk ziyaret ettiği yer Truva imiş… Gazi Mustafa Kemal Paşa da düşmanı denize döktükten sonra “Truva’nın intikamını aldık” demiş… Bir Anadolu efsanesi olan Truva çıkışlı hikâyelerin haddi hesabı yoktur… Tamamının Homeros’a ait olduğu tartışılan, halkın yıllar içinde anlata anlata Homeros’a kadar taşıdığı iddia edilen İlyada ve Odysseia olmasa, Batı’nın 7 sanat dalı ve edebiyatı ne yapardı bilinmez…
Bu iki eserde ve Truva efsanesinde günümüz iş-ilişki-iletişim dünyası için ‘kıssadan çıkaracak hisse’ ne kadar çoktur… Bunların içinde, geçenlerde, siyasi inanç ve görüşlerine katılamasam da YouTube yayınlarını ilgiyle izlediğimiz Yılmaz Özdil’in ısrarla ‘altını çizerek’ anlattığı bir tanesi var ki, etkilendiğimizi, itiraf etmeliyiz: Truva Kralı Priamos’un kızı, Hektor ve Paris’in kardeşleri Kassandra’nın laneti…
Truva’nın hamisi Tanrı Apollon, Kassandra’ya âşık olur ve ona geleceği görme, kehanette bulunma yeteneği verir. Bunun karşılığında Kassandra’nın kendisiyle birlikte olmasını ister. Kassandra önce bunu kabul eder ya da kabul edeceğine söz verir, kehanet yeteneğini aldıktan sonra ise Apollon’u reddeder.
Apollon verdiği tanrısal yeteneği geri alamadığı için Kassandra’yı lanetler: Kassandra geleceği doğru olarak görecek ve söyleyecek, fakat hiç kimse ona inanmayacaktır. Bu yüzden Kassandra, Truva’nın başına gelecek felaketleri -özellikle Truva Atı’nın bir tuzak olduğunu ve şehrin yıkılacağını- önceden görür fakat Truvalıları ikna edemez.
Buradan günümüzde kullanılan “Kassandra Sendromu” doğmuş: “Yaklaşan tehlikeyi doğru biçimde öngören, sürekli uyaran ama kimsenin inanmadığı kişi.” Bir YouTube yayınında Yılmaz Özdil, CHP içinde olan biteni ve Özgür Özel ile ilgili olacak bitecekleri çok önceden öngördüğünü, bunu geçmişte sözlü ve yazılı olarak defalarca dile getirip CHP’lileri uyardığını, ancak CHP’lileri ikna edemediği gibi bir de Özel’in hakaretamiz saldırılarına muhatap olduğunu hatırlatarak, Kassandra Sendromu’ndan söz ediyordu…
Ne alaka, diyebilirsiniz belki. Ama Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı’nın açıklamalarını okuduğumuzda işte o sendrom geldi aklımıza… Başkan diyor ki: “İklim krizi artık bugünün meselesi. Su kaynaklarımız üzerindeki baskı her geçen yıl artıyor ve şehirlerimizin dayanıklılığı suyu nasıl yönettiğimize doğrudan bağlı hale geliyor.”
Öte yandan konuya ilişkin Dışişleri Bakanlığı ülkemizin yarı kurak bir iklimi olduğunu ve ‘su stresi yaşayan ülkeler’ arasında bulunduğu açıkça belirtiyor. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerinde de “İklim değişikliğinin olumsuz etkileri, nüfus artışı ve yanlış su kullanımı nedeniyle su kaynakları üzerindeki baskı her geçen gün artmakta” deniyor.
Su kıtlığı ve stres seviyesini ölçmek için kullanılan en yaygın uluslararası kriter, Falkenmark Göstergesi’ne göre, kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.000-1.700 metreküp arasındaysa ülkenin ‘su stresi’ yaşadığı kabul ediliyormuş. Türkiye’de bu miktar ortalama 1.400-1.500 metreküpmüş.
Devlet Su İşleri (DSİ) eliyle yürütülen “Suda Sıfır Kayıp” seferberliği çerçevesinde, yüzlerce baraj ve gölet projesi, tarımda vahşi sulamadan kapalı devre ve damlama sulama sistemlerine geçiş teşvikleri veriyormuş.
Ancak… Devlet ne kadar baraj yaparsa yapsın, özel sektör ne kadar verimli çalışırsa çalışsın; bireysel farkındalığın artması da bir o kadar zorunlu.
Uzmanlar uyarıyor: İşe, önce evdeki su tasarrufundan başlanmalı.
Su, stratejik yaşam kaynağı. Eğer kaynağın kuruduğunu anlatıp insanımızı ikna etmeyi beceremezsek yandık…
Tarımda örnek iş birliği
İtibar yönetiminde sponsorluk; bir yardım faaliyeti veya reklam türevi değil, “Doğrudan kurumun varlık nedenini toplumsal bir fayda ekseninde stratejik olarak konumlandırma sanatıdır” şeklinde tanımlanabilir.
Nestlé Türkiye’nin duyurduğu “Genç İşi Tarım Fikir Maratonu” Projesi, tam da bu teorik çerçevenin somut bir örneği gibi duruyor. Ancak bir projenin kâğıt üzerinde ‘iyi’ durması yetmez; iletişimdeki en büyük tehlike olan ‘belirsizliği’ kırıp kıramadığına ve sürdürülebilir (kesintisiz) bir değer üretip üretmediğine bakılır.
Bir sponsorluk projesinin samimiyeti, kurumsal kimliği ile üstlendiği mesele arasındaki fikrî ve duygusal bağla müsemmadır.
Bir gıda markasının, ham maddesinin ana kaynağı olan “tarım ve gıdanın geleceğini” merkezine alması konsept olarak isabetli bir eşleşme olarak görülebilir.
Gençlere sadece “fikir getirin” denmiyor; kampüs buluşmaları, çevrim içi eğitimler, mentorluklar, kuluçka süreçleri ve dokuz spesifik odak alan (su yönetiminden onarıcı tarıma) ile içi son derece dolu bir süreç kurgulanmış.
İklim krizi, tarımsal nüfusun yaşlanması ve tedarik zincirlerindeki küresel kırılmalar düşünüldüğünde, zamanlama ve sosyal bağlam da hedefle uyumlu.
Yarışma bittiği anda sponsorun sahneden çekilmesi itibar yönetiminde en sık karşılaşılan hatalardan biridir. Nestlé’nin kurgusunda birinci olan ekibin doğrudan Kuluçka Programı’na alınması, ikinci ve üçüncü ekiplere koçluk desteği verilmesi projenin ‘ölçülebilir’ bir girişimcilik ekosistemine dönüşebileceğini de gösteriyor.
Eğer operasyonel süreçte ilan edilen mentorluk kalitesi korunur, dereceye giren fikirler, işin ticarileşme aşamasında Nestlé’nin kendi tedarik zincirine entegre edilebilir ve şeffaf bir iletişim dili sürdürülürse, bu çalışma örnek bir stratejik sponsorluk ve itibar yönetimi modeli olarak literatürde yerini alabilir.
Yeter ki ipin ucu bırakılmasın...


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.