Geçtiğimiz hafta Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması birçok açıdan tarihi önemde. Öncelikle bu anlaşma, güçlü bir niyet beyanı olmasının yanında; Soğuk Savaş sonrasında bu üç ülkenin üzerinde bulunduğu jeo-stratejik önemi çok büyük olan coğrafyada, herhangi bir büyük gücün dahil veya müdahil olmadığı tek özerk ve müstakil kolektif savunma ittifakı olma özelliği taşıyor.
Soğuk Savaş ve ardından SSCB’nin dağılması ile şekillenen uluslararası güvenlik düzeninde bu coğrafya çok fazla çatışma alanına sahne oldu. Birinci Körfez Savaşı, 11 Eylül saldırıları, ABD’nin Irak ve Afganistan’ı İşgali, Arap Halk Ayaklanmaları, İran’ın bölgesel nüfuz arayışı ve vekalet savaşları, İsrail’in “Büyük İsrail” tasavvuru adı altındaki yayılmacı, soykırımcı politikaları bunlardan sadece bazıları. Terör örgütleri ve devlet dışı aktörlerin vekil tayin edilmesiyle bölge ülkelerinin karşılaştığı güvenlik tehditleri de asimetrik boyutlara ulaştı. ABD-İsrail’in İran ile savaşı ise bu silsilenin son halkası oldu. Bu kez tehditlerin asimetrik olmasından ziyade, mevcut güvenlik şemsiyesini tesis eden yegâne güç ABD ile bunu kendisinden temin eden ülkeler arasında tedricen büyüyen bir güvenlik sorunu ortaya çıktı. Soğuk Savaş’tan bu yana kurumsallaşmış, olgunlaşmış ve güçlü bir güvenlik kalkanına hiçbir zaman sahip olamayan Arap ülkeleri de palyatif ve geçici savunma anlaşmalarıyla bugünlere geldi.
Bilhassa Suudi Arabistan’ın, Suriye, Irak ve Yemen’deki vekâlet savaşlarından ve bugün İran-ABD-İsrail savaşlarında en fazla maliyeti ödeyen ancak buna mukabil güvenlik teminatları yerine getirilmeyen ülke olması, Mekke Anlaşması’nın daha iyi anlaşılması bakımından önemli.
Zira İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde petrol verme karşılığında ABD’den güvenlik satın alınması temelinde 80 yıl önce dönemin ABD Başkanı Roosevelt ve Suudi Arabistan Kurucu Kralı Abdülaziz bin Suud arasında imzalanan Quincy Anlaşması’nın üzerinden çok sular akmış görünüyor. Bunda sadece al-ver ilişkilerindeki yıpranma, güven bunalımı değil; Suudi Arabistan’ın son dönemde Çin ile savunma ve iş birliği alanında güçlenen iş birlikleri de etkili elbette.
Pakistan’a bakıldığında da durum birçok açıdan benzerlikler gösteriyor. ABD-Pakistan güvenlik ilişkileri de tıpkı Suudi Arabistan gibi siyasi konjonktür ve dönemsel dalgalanmalarla dolu. İki ülke arasındaki güvenlik iş birlikleri de doğal olarak iki ülke arasındaki siyasi yakınlaşma ve uzaklaşmalara bağlı olarak Soğuk Savaş’tan bu yana inişli-çıkışlı bir seyir izliyor. Sovyetler’e karşı SEATO ve CENTO’nun en kararlı müttefiklerinden biri olan Pakistan, yine Sovyetler ’in Afganistan işgalinde de ABD ile aynı çizgide hizalanan ülkelerin başında geliyordu. 2000’lerin başına kadar soğuyan güvenlik ilişkileri, bu kez 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD için Pakistan’ı NATO dışındaki ana müttefiki hâline getirdi. Tüm bu süreçlerde Pakistan’ın kendisi için birincil ulusal güvenlik tehdidi olarak gördüğü Hindistan konusunda ise Washington, sürekli olarak iki ülke arasında Çin’e karşı bölgesel dengeleme politikaları izledi.
Bu bakımdan Türkiye ile birlikte Pakistan ve Suudi Arabistan’ı bir araya getiren nedenleri anlamak için stratejik hedefler kadar ihtiyaçlar, zorunluluklar; tarihsel süreçte geleneksel müttefiklerle kazan-kazan zeminindeki aşınmalar, güven bunalımları, çok kutuplu dünyanın sunduğu yeni fırsatlar, çeşitlendirilmiş güvenlik düzeni talepleri, statükonun sürdürülebilirliğinin de analiz edilmesi gerekiyor. Zira her üç ülkenin de bu konuda geleneksel muhatapları ile paylaştığı hayli ağır bagajları var.
Suudi Arabistan’ın da Pakistan’ın da zaman içerisinde değişen ve dönüşen güvenlik doktrinleri karşısında ABD’nin bu ihtiyaçları ne ölçüde karşıladığını ve/veya karşılamak istediğini analiz etmek gerekiyor. Pakistan’ın Çin ile kurduğu ekonomik koridor ve uçak, denizaltı tedarik anlaşmaları ile Suudi Arabistan’ın yine Çin ile güvenlik iş birliği anlaşmaları bu dönüşümün nüveleri. Her iki ülkenin de Çin ile yakınlaşma politikaları bundan sonra da tek bir süper güce bağımlılığın olmadığı, daha özerk ve çeşitlendirilmiş bir güvenlik şemsiyesine sahip olmayı öngörüyor. İlişkiler öylesine olgunlaşmış bir seviyeye gelmiş durumda ki Pekin, Suudi Arabistan-İran gerilimlerinde arabuluculuk yapabiliyor.
Öte yandan, Washington’ın Mekke Anlaşması’nı bölgenin güvenliğinde “bir yük azaltma” kabilinden görüp görmediğini, bunu İran-Rusya-Çin hizalanmasına karşı bir blok olarak tasavvur edip etmediğini ilerideki günlerde daha net göreceğiz. Şimdilik Washington’daki birçok düşünce kuruluşunda yapılan değerlendirmeler beklendiği üzere olumlu. Zira gerek askeri ve savunma alanında yük paylaşım temelli politikaları gerekse Hint-Pasifik’e odaklanması nedeniyle Trump, ABD’nin NATO’da ya da herhangi bir ittifakta kâr etmeksizin yer almasını istemediğini müteaddit kez belli etti. Ancak bu, Washington için aynı zamanda iki ucu keskin bir kılıç. Geleneksel müttefikleri ile Çin’i aynı hizaya getiren bir ABD için bunların stratejik kazanımlar mı yoksa kayıplar mı olacağı çok da uzun olmayan bir vadede görülecektir. Çin’den gelen ilk mesajlar da beklendiği gibi anlaşmayı çok kutuplu güvenlik düzenine geçişin bir örneği olarak kabul ettikleri ve memnuniyet duydukları yönünde. Ancak bu saatten sonra esas mesele elbette ne Çin’in ne de ABD’nin memnuniyetleri ya da kayıpları değil; Mekke Anlaşması’nın başta Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan olmak üzere ittifaka katılmak isteyecek tüm dost ülkelerin ve İslam dünyasının potansiyel kazanımlarını genişletecek, çeşitlendirecek ve artıracak seçeneklerin hayata geçirilmesi olacaktır.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.