Bir ilim ve fen dehası: Şânîzâde Atâullah Efendi

04:0028/06/2026, Pazar
G: 28/06/2026, Pazar
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Dursun Gürlek

Asıl meslekleri hekimlik olduğu halde başka konulara da ilgi duyan, hatta bu sahada eserler kaleme alan birçok doktor tanıyorum. Yıllardan beri verdiğim Osmanlı Türkçesi derslerine -hem de uzun soluklu- devam eden hekimleri zaten yakından biliyorum. Doktorlarımızın en çok ilgisini çeken mesleklerin başında ise mûsıkî, hat, ebru ve şiir gibi sanat dalları geliyor. Hele şair tabiplerimizin sayısı o kadar fazla ki saymakla bitmez. Bu konuda müstakil kitaplar hazırlayanlar da olmuş. Bir örnek vermek

Asıl meslekleri hekimlik olduğu halde başka konulara da ilgi duyan, hatta bu sahada eserler kaleme alan birçok doktor tanıyorum. Yıllardan beri verdiğim Osmanlı Türkçesi derslerine -hem de uzun soluklu- devam eden hekimleri zaten yakından biliyorum. Doktorlarımızın en çok ilgisini çeken mesleklerin başında ise mûsıkî, hat, ebru ve şiir gibi sanat dalları geliyor. Hele şair tabiplerimizin sayısı o kadar fazla ki saymakla bitmez. Bu konuda müstakil kitaplar hazırlayanlar da olmuş. Bir örnek vermek gerekirse, Dr. Veli Behçet Kurdoğlu’nun “Şair Tabipler” isimli kitabından söz edebiliriz.

Asıl mesleği hekimlik olan yazarımız 606 sayfalık bu eserinde, tam 412 şair tabibi bize tanıtıyor. Alfabetik sırayla hazırlanan bu antoloji tam bir doktor şairler hazinesi olarak karşımıza çıkıyor. Yine bu tabip yazarımız kaleme aldığı uzun mukaddimesinde de çok yönlü hekimlere bir kaç örnek verirken Şânîzâde Atâullah’ın ismini de zikredip onun hekimliğinin dışında aynı zamanda ressam, müzisyen, saat tamircisi ve av sporlarına da meraklı olduğunu belirtiyor. Bu liste doğrudur ama eksiktir. Şânîzâde mütercim ve tanbûrî olarak da bilinmektedir. Bu vesileyle söylemek gerekirse onun bütün özelliklerine az çok vâkıf olduğum için hakkında bir araştırma yapmak hevesine düştüm ve bazı eserlerini yakından görmek için Tire’ye kadar gidip Necip Paşa Kütüphanesini ziyaret ettim.

Tıp Tarihi ve Deontoloji Doçenti Dr. Bedi N. Şehsuvaroğlu da 1958’de yayınlanan “İlimler ve Tıp Tarihinden, Dünden Bugünden” isimli eserinde, Şânîzâde Atâullah Efendi’yi bize şöyle tanıtıyor:

“Avrupa’da Rönesans’ı müteâkip başlayan modern tabâbet cereyanı Anadolu Türklüğünde ancak on sekizinci asırda ciddi bir tesir uyandırmış ve bu cereyanın Anadolu’da yerleşmesi ise tâ on dokuzuncu asırda mümkün olabilmiştir. İşte Şânîzâde Atâullah Efendi Rönesans’tan yirminci asır modern Türk tabâbetine varan yolda esaslı bir dönüm noktasıdır. Hatta denilebilir ki, o tek başına atabildiği ilmî hatvelerle (adımlarla) modern tabâbetin memleketimizde yerleşmesini temin eden insandır.

O, Avrupa’da neşredilen bir çok değerli tıbbî eserleri dilimize çevirmekle kalmamış, aynı zamanda Şark ve Garp tabâbetindeki derin bilgisi ile kendisini Avrupa’da dahi tanıtmış kıymetli bir hekimimizdir. Şânîzâde, tıptan başka dini ilimlerde ve hukukta da âlim denecek kadar malûmatlı, heyet (astronomi) ilmine âşina, lisan bilir bir zat olduğu gibi o nisbette de sanatkârdı. İyi resim yapar, güzel tanbur çalar, güzel yazı yazardı. Ayrıca bir divan teşkil edecek kadar da şiir söylemiştir. Kendi alın yazısını ifade eden şu beyti pek meşhurdur:

“Ben de bu dehr-i denîde şâdmân olmam Atâ

Hâsımdır erbâb-ı irfâna çün bu âsiyâb”

Mehmed Atâullah İstanbul’da, Şânîzâdelerin Ortaköy’deki yalısında doğmuş ve büyümüştür. Babası Hacı Mehmed Sadık Efendi ordu kadılarındandır.

Şânîzâde evvelâ devrinin âdetlerine uyarak şer›î ilimler tahsil etmiş ve 1786’da medreseyi ikmal ile ilmiye ruûsu, yani diploma almıştır. Müteâkiben Halıcıoğlu Mühendishânesi’nde ve Süleymaniye Tıp Medresesi’nde okumuştur. Bu sebeple medresede öğrendiği Arapça ve Farsçadan başka Mühendishâne’de de İtalyanca ve Fransızca da öğrenmiştir.

Şânîzâde tarihinden öğrendiğimize göre, Atâullah Efendi, tahsil bitince, uzun müddet, o zamanlar ordu kadısı olan babasının maiyyetinde dolaşmıştır. İlk olarak 1816’da Eyüp Sultan Mahkemesi kadılığına tayin edilmiş, ayrıca Çorlu Medresesi müderrisliğine de nâil olmuştur. İki sene sonra Mekke ve Medine evkaf müfettişliğine verilmiştir. O sırada vak’anüvis Âsım Efendi vefat edince bizzat İkinci Mahmud’un tensibiyle 1819’da vak’anüvis oldu ve 1825 tarihine kadar bu vazifede kaldı.

Tabâbet sahasındaki yüksek bilgisi dolayısıyla “Âyîne-i Zürefâ” onu “Fârâbî-i Zaman”, Lütfi Tarihi ise, “Vaktin İbn-i Sînâsı” olarak tavsif etmektedir.

Bunlardan başka onu yeni maarifin ilk üstadlarından addeden Bursalı Tahir Bey, aynı zamanda tıbbî ve fennî ıstılahların da (terimlerinde) ilk defa olarak Şânîzâde tarafından vaz’ edildiğini (ortaya konulduğunu) bildirmektedir.

1825’te vak’anüvislikten azl ve sonra da Bektaşiliğin ilgası sırasında bir iftiraya uğrayarak 1826’da Tire’ye sürgün edildi. İki ay sonra afvına ferman çıkması üzerine evine telâşla gelen müjdecileri gören Şânîzâde, idamına ferman geldiğini zannederek, kısa bir hastalığı müteâkip, 1826’da orada vefat etmiştir.

Fakat tarihin iyi bir cilvesidir ki, kaderin bedbaht ettiği bu büyük insanın ismi bugün Tire’de yapılan bir hastahaneye verildiği gibi, kaybolan mezarının yerine de kadirbilir Tire halkı tarafından bir anıt dikilmiştir.

Şânîzâde, on dokuzuncu asırda Osmanlı İmparatorluğu’nun kıymetli bir mütercimi ve müellifidir. Filhakika bir çok değerli tıp kitaplarını İtalyancadan veya Fransızcadan dilimize çeviren Şânîzâde aynı zamanda değerli eserler veren çok cepheli bir insandır.

Mehmed Atâullah Efendi’nin bugün malûm olan eserleri şunlardır:

Tabâbete âit olanlar: Miyârü’l-Etibbâ, Mir’âtü’l-Ebdân fî Teşrîh-i Âzâü›l-İnsan, Usûlü’t-Tabîa, Kânûnü’l-Cerrâhîn, Mîzânü’l-Edviye, Rûhiye Risâlesi...

Bunların dışında tarihe âit; Tarih-i Osmânî, askerliğe âit; Vesâyânâme-i Seferiyye, Usûl-i Saf, Tenbihü’l-Hükkâm fî Seraskerân, Tanzîm-i Piyâdegân ve Süvâriyân; matematiğe âit; Ta’lîm-i Hesap, Usûl-i Hendese, Cebir-i Mukâbele; coğrafyaya âit; Tarîfât-ı Tevşîh-i Deryâ; edebiyata âit; Divân-ı Eş’âr...

Üniversite kütüphanesindeki nüshadan alarak yazdığımız bir kaç gazel Şânîzâde›in tab’-ı şâirânesi hakkında kâfi bir fikir verir ümidindeyiz:

Ey cefâ-meşrep bu âzârın neden nittim sana

Pür tehevvür böyle güftârın neden nittim sana

Bir zaman va’d-i mülâkat eyledin cânâ bize

Ey vefâsız şimdi inkârın neden nittim sana

Bir vefâ me’mûl ederken sen nihâli goncadan

Reng ü âl ile bu etvârın neden nittim sana

Yanılıp sormakla bir kez ayn-ı lâlinden haber

Zehr-i nâk olmak güher bârın neden nittim sana

Bu hâl-i zârıma şefkat nigârâ gelmez mi

Sual-i hasta-i hicran zâre gelmez mi

Kalır mı bahr-i tegâfülde ol dür-ü nâgâh

Ya rüzgâr ile bûs-u kinâra gelmez mi

Geçer gider mi firâkıyla vaktimiz çü sebâ

O serv-i kad bize de vâre vâre gelmez mi

Bu hâr-ı hâr ile bülbül kalır mı böyle hâmûş

Gelüp bahâr gül mergzâre gelmez mi

Demâdem akmakta eşkim misâl-i cûy Atâ

Aceb o şûh ser-i cûyubâre gelmez mi

Bazı gazelleri bizzat Hammer tarafından Almancaya tercüme edilmiştir.

Mehmed Cemâleddin, “Âyîne-i Zürefâ” isimli eserinde, Şânîzâde›nin nasıl bir “hezarfen” olduğunu, devrini Osmanlı Türkçesiyle şöyle anlatıyor:

“Merhûm-ı mûmâileyh ulûm-ı şettâda mâhir ve fünûn-ı bi-hemtâda haysiyeti bâhir olup câmi-i ilm-i ebdân u edyân ve fenn-i mûsıkîde Fârâbî-i zamân, ilm-i nücûmda şöhreti ke’ş- şemsî fî vasatınnehâr zâhir ü âşikâr ve şi’r ü inşâda sahib-i iştihâr idi. Lisân-ı Fransa’da tercümân-ı ter-zebân ve Fransızca kitâbette müşarün bî’l-benân olmuş idi. İlm-i tıbdan ve teşrîhden telifâtı beyne’l-etibbâ makbûl ü mu’teber ve ilm-i hesâb ve cüziyâtda beyne’l-muhâsibîn ser-defter idi. Cemî-i sanâyide üstadlarını haklamış, kumaş-ı hünerini destgâh-ı maârifde taraklamış, üstâdâne tanbur çalar, pek bî-nazîr saat yapar, musavvirlikte Behzâd ve pâyet tîz-dest sayyâd idi. Fezleketü’l-kelâm merhûm-ı mûmâileyh arif ü zarîf ve nâzik ü mütevâzı, nâdirü’l - akrân bir muharrir-i vekâyi idi. Rahimehullahü Teâlâ “

Vefatının iki yüzüncü yılında biz de Şânîzâde'yi rahmetle anıyoruz.

#Aktüel
#Hayat
#Dursun Gürlek