Vera’nın e postasında mesajlaşan bir NE ve VE.
VE, Vera’nın kısaltması, o anlaşılıyor da NE neyin nesi?
NE olarak yazıştığı her kim ise bizim aile düzenimizi biliyor.
Vera’nın “Buradan yazışmayalım lütfen, WhatsApp’tan yazışalım. Dur sana yeni numaramı yazayım” demesi.
Kimse o karşısındaki “Evden çıkmadığına emin miyiz?” dedi. Yani beni kastediyor.
“Apartman kameraları takip ediliyor.”
Bak bak!
Kim bu kapıyı çalan? Elini çekmeden basıyor. Bu ne ya! Dur şu e-postaların fotoğrafını çekeyim. Kendi hesabıma yönlendirmekten daha garantili sanki fotoğrafını çekmek. Kimse aşağıdaki biraz beklesin.
E-postaların ekran görüntüsünü almam iyi oldu. Açıp açıp okurum. İz sürerim satır aralarından. NE ve VE. Vera Hanım kendisini VE olarak kısaltmış. Peki yazıştığı kim? Erkek değil. Onu biliyoruz. “Senin kocan” diye yazdı. Öteki “Senin kocan deyip durma ŞUNA” dedi. ŞU. ŞU ile bir NE var elimizde.
N ile başlayan kadın isimleri, Necla, Nermin, Nergis, Nemide. Nemide pek eski kaldı sanki. En son Halit Ziya’nın bir kahramanı olarak rastladım Nemide ismine. Bu NE her kimse, belki de Vera’nın yaşlarında değildir. Belki daha genç biridir. Yok ama “Kırk yıllık Kâni olur mu Yani” dediğine göre… Kırk yıldır evli olmalı, adını anmak istemediği kocası ile. Canım onu öylesine söylemiştir.
Genç biri olabilir. Yaşı kaç olursa olsun Vera ile ortak bir mazileri var. Geçmiş zamanı mazi yapan nedir? İki gün öncesine, iki ay öncesine, iki yıl öncesine mazi diyor muyuz? Rahmetli babamın dilindeydi: “Geçmişe mazi, yenmişe kuzu derler.” Meşkure Hanım itiraz ederdi bu cümleye. Onun cümlesi “Eskiye mazi, geleceğe Niyazi” idi.
Kadın “kocanın...” demedi, “Hoca’nın” dedi. Beni tanıyor o halde. Bu ekran görüntüsü meselesi çok iyi oldu. Tekrar okuyalım. “Seni evde bulamayınca Hoca’nın başına bir şey gelmiş olmasın şekerim. Dışarı çıkmadığına göre… Benim içime kurt düştü.”
“Şekerim…” diyor NE.
Şekerim diye hitap edecek kadar yakınlar, Meşkure Hala da, “şekerim” diye başlardı cümleye. Belki bu NE de Aydınlıdır. Belki o taraflarda hâlâ kullanılmaya devam ediyordur. Eski zaman filmlerinde, mesela Belgin Doruk’un dilinde akide şekeri gibi gezinen “Cicim” hitabına şimdilerde kimsenin dilinde rastlamıyoruz. Yok ya geçen gün adamın biri bana -kimdi sahi o adam- iyi günler demek yerine “cici günler” dedi.
Farklı olmak için saçmalıyor insanlar. Önce taziye mesajı ile başladı saçmalıklar silsilesi. Işıklar içinde uyusun. “Nur içinde yatsın”ı pek dinî bulup onun yerine ışıklar içinde demek. Bir gece yat bakalım evin lambalarını açıp. Hayatta iken dene bir ışıklar içinde uyumayı.
Hoca Hoca, dağılma. Çağrışımlar arasında gezinip durma. Ne olmuştu, tekrar tekrar gözden geçir.
Kadın milleti. Bahane arıyordu buldu. Ölmüş halasını anlamadığım üzerinden tartışma çıkarmak da nedir! Üstelik tam ben çekime gidecek iken. Tartışma bahanesi arıyordu, bula bula çoktan toprak olmuş halasını buldu. “Sen beni hiç anlamadın” diye bir konu açsa neyse. Bu kadınların kadim hır çıkarma konusudur. Ahir ömürde “Sen benim halamı anlamadın” diye tartışma çıkarmak… Sonra evi terk etmek. Evet belli ki bana ceza kesiyor. Mahsus yaptı. Cep telefonunu evde bırakıp aklı sıra beni karakollarda süründürecek. “Eve geldim, karım yok” diyeceğim, adamlar da bana bir sürü soru soracak. Sordukları soruların cevabı var mı? YOK. Polis en başta karımın cep telefonundan şüphelenir. Kimseyi aramayan ve kimse tarafından aranmayan bir cep telefonu. “Sen hiç karının telefonunu eline alıp bakmadın mı bunca yıl?” derler. Cevabım var mı? YOK. Amirler, memurlar birbirine işmar edip “Aha bir tane daha geldi, kadın cinayeti vakası” der. Tövbe tövbe.
“Karım ile tartıştık, o da gitti. Bunca yaştan sonra izini de sürmedim” desem, “Cep telefonunun evde olmasından şüphelenmedin mi?” derler. “Sessizde kalmış, sonra da şarjı bitmiş, tesadüf eseri buldum telefonu” derim. “Niye karını hemen aramadın?” derlerse, “Aradım, ulaşamadım” derim. Aramadığım belli olur kayıtlardan.
Hâlâ zile basıyor kapının önündeki. Ayıptır. Bu saatte. Kapı açılmıyorsa çek git.
Ama ben niye böyle diyorum? Doğruyu söylemek en pratik olan değil mi? Değil.
Gelen, polis olmasın! Kadın cinayeti diye bırak Türkiye gerçeğini, gezegen gerçeği var. Şu saatten sonra suçsuz olduğunu ispatla diye sabah programlarında süründürürler.
Allah kahretsin. Alacaklı gibi kapıyı çalan…
Adamı kapıda görünce birden hatırladım. Kafama kasnak gibi şeyi geçirdikleri çekimden geldiğim, evde Vera’yı bulamadığım akşamın gecesi, bu adam kapıda belirmiş “Arabanızın park yerini değiştirebilir misiniz, çok zahmet olacak” demişti. Uyku ile uyanıklık arası adama arabanın anahtarını verdiğimi, sonra da onun bana anahtarı geri iade etmediğini ancak şimdi hatırladım.
“Sizinle karşılaşamadık” diyor eli zile yapışık âdemoğlu. Anahtarı verip gitmek, gecikme için özür dilemek yerine ısrarla içeri bakıyor. Buyur gel dememi bekliyor. Demeyeceğim.
“Vera Hanımefendi yoklar mı?” LAR eki takılınca kibarlık yapılmış oluyor. YOKLARLARLAR demek var da. Sana ne anlamına gelecek kıvamda susuyorum.
Tekrarlıyor “Sizinle karşılaşamadık.”
Eski Ahmet Hoca olsa -yani Vera evi terk etmeden önce, terk etmiş, e-posta yazışmalarından öyle anlaşılıyor- “Asansörler karşılaşma anlarını imha etti” diye başlar, “Modern şehirler insanların birbiri ile karşılaşmasını engellemek üzere inşa ediliyor” diye devam ederdi. O da belki “Çok hoşsunuz hocam” diye mukabele eder, ben iltifatı ciddiye alır, korsan konferanslarımdan kim bilir kaçıncısını ayaküstü itina ile icra ederdim.
Benimle karşılaşamamış. Karşılaşsaydık bir koşu Vera’ya rapor ederdin.
“Evet SİZİNLE karşılaşmadık” deyip sesimin tonunu biraz daha arttırarak git artık anlamında “Anahtarı alayım” deyip kapıyı kapatma hamlesinde bulunuyorum.
Sizi eve davet edemediğim için kusuruma bakmayın filan diye bir izahata girişmeyeceğim elbet.
Dostlar arasında izahat olmaz. Dost olmayanlar arasında ise muhavere bile olmaz.
O halde kapının eşiğinde uzadıkça uzayan, bu ağızdan laf alma seansını nasıl sonlandıracağız?
Öğrenciler muhavere ne diye soruyorlar. Hiç duymadınız mı diyorum hep beraber koro halinde HİÇ diyorlar.
Telefonum çalıyor.
Telefonun sesi beni hiç bu kadar mutlu etmemişti. Avcumu açıyorum arabanın anahtarı için.
Vera’nın komşusu, evet kesinlikle onun komşusu “Görüşürüz” diyerek gönülsüz bir şekilde anahtarı avcuma bırakıyor.
Hayır görüşmeyeceğiz, diyorum. İçimden elbet.
800’lü numarayı açmama gerek yok. İş Bankası da 800’lü numara kullanıyor. Kaç defa uyardım. “Ekranda 800’lü numara görünce dolandırıcılar tarafından arandığımı düşünüyorum” dedim.
Arıtma cihazı ya da internet paketi.
Şimdi de mesaj düştü cep telefonuma. Aman ne gürültülü gece. Atakan’dan üstelik. Saat gece 22’den sonra kimsenin kapısının çalınmayacağı, telefon edilmeyeceği... Kime ne anlatacaksın. Zombi bir şehirde gece boyu herkes ayakta. “Selam Hocam. Yarın size gelebilir miyim?”
Bana niye geliyorsun be adam. Yarın ben fakülteye geleceğim zaten.
Gece gece Atakan’la mesajlaşamam.
Şimdi yukarı çıkıp VE ile NE yazışmaya devam etmiş mi diye bakayım. İn çık yapıncaya kadar bilgisayarı aşağı indirsem... OLMAZ! Belki aniden Vera gelir. Yukarıdaki odayı bildiğimi bilmesin. Bilse ne olacak? Beni suçlar. Evet evet, ben daha “Sen ne zaman yukarısını tefriş ettin? Benim bütün bunlardan niye haberim olmadı?” diye sorumu tamamlayamadan, o hemen “İşte sen her zaman böyleydin evi hiç umursamadın” diye başlar, “Limonata bardaklarının yerini bile öğrenemedin!” diye devam eder. Bardak bardaktır. Ne bileyim limonata bardağı hangisi, su bardağı hangisi.
Tedarikli çıkayım yukarı. Su, pijama ve elbette yakın gözlüklerimle. Peki, ben yukarıda Vera’nın gözlüğünü mü taktım? Vera her yere bir yakın gözlüğü bırakır. Lavaboda, mutfakta, salonda, yatak odasında, arabada. Arabası? Tuhaf şey, bunca vakit hiç akıl etmedim. Arabasız adımını atmaz. Ama yine de yarın sabah garaja inip... Gece gece içime niye evhamın tohumunu ektim ki...

