Özbudun"un son kitabından hareketle (2)

00:003/07/2012, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Kürşat Bumin

Prof. Ergun Özbudun''un değerli bilgiler ve analizler içeren son kitabı "1924 Anayasası"nden söz ediyorduk.Elimizdeki kitap 1924 Anayasası''nı sekiz ana başlık altında değerlendirmektedir. Ülkenin anayasal sistemini 1961''e kadar taşımış olan bir anayasayı konu edinen bir kitabın bir köşe yazısında layıkıyla incelenmesi imkansız olduğundan, dünkü yazıda olduğu gibi bugün de önümüzdeki metinde dikkatimi en fazla çeken ve kendisinden hareketle bugüne ilişkin sonuçlar çıkarabileceğimiz bölümleri gözden

Prof. Ergun Özbudun''un değerli bilgiler ve analizler içeren son kitabı "1924 Anayasası"nden söz ediyorduk.

Elimizdeki kitap 1924 Anayasası''nı sekiz ana başlık altında değerlendirmektedir. Ülkenin anayasal sistemini 1961''e kadar taşımış olan bir anayasayı konu edinen bir kitabın bir köşe yazısında layıkıyla incelenmesi imkansız olduğundan, dünkü yazıda olduğu gibi bugün de önümüzdeki metinde dikkatimi en fazla çeken ve kendisinden hareketle bugüne ilişkin sonuçlar çıkarabileceğimiz bölümleri gözden geçirmeye çalışacağım.

Kitabın 24 Anayasası''nın "Görüşme ve Kabul Yöntemi"ne ilişkin sayfaları bize konuyla ilgili ilk soruyu hatırlatan bilgiler içeriyor. Özbudun, bu "Yöntem"i - Bülent Tanör''ün konuyu ilişkin metnine de göndermede bulunarak- "Meclis görüşmelere salt çoğunluklu başlayacak, kabul içinse ''mevcudun'' üçte ikisinin oyu gerekecektir" şeklinde özetlemektedir.

Takdir edersiniz ki burada, yeni bir anayasanın görüşülmesi ve kabulü için gerçekten de bugün için kabul edilemeyecek bir "çoğunluk" söz konusudur. Bu husus bence (de) 24 Anayasası söz konusu olduğunda bir "ayrıntı" niteliğinde değildir. Çünkü saltanat kaldırılıp ve Cumhuriyet''in ilan edilmesiyle "egemenlik"in nihayet "Millet"in eline geçtiğinden söz ediliyor olsa da, Cumhuriyet''in ilanında gözlendiği gibi yeni rejimin kurucu sözleşmesinin görüşülüp kabul edilmesinde de "Temsil" sistemi hâlâ ortada yoktur. "Cumhuriyet''in ilanında gözlendiği gibi" diyorum, çünkü hatırlarsanız –yeni anayasanın görüşülüp kabul edilme sürecinden vazgeçtik- bu "ilan"a el kaldıran milletvekillerinin sayısı da bugün için kabul edilebilir bir "çoğunluk"ta değildi. Devletin şekline (Cumhuriyet) ilişkin büyük değişiklik 29 Ekim 1923 günü, 334 vekilin çoğunluğunun mevcut bulunmadığı Meclis''te 158 oyla, yani salt çoğunluk dahi sağlanamadan kabul edilmişti. İkinci Meclis''i oluşturan milletvekillerinin neredeyse tamamı Mustafa Kemal tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, Cumhuriyet''in ilanı neredeyse bir oldu bittiye getirilmişti. (Sözü fazla uzatmamak için gerek Kazım Karabekir''in bile bu büyük dönüşümden nasıl "habersiz" olduğunu; ya da Hüseyin Cahit''in sonra başına büyük dertler açacak olan "Alkışla Cumhuriyet olmaz" başlıklı yazısını –ve diğer hikayeleri- hatırlatmıyorum.)

Haksız mıyım; "mevcudun üçte ikisinin oyu" ile Cumhuriyet''in ilanı ve de yeni bir anayasanın kabulü? Bu bugün bizim aklımızın almadığı "sürat", aslında, Fransız Devrimi''nin özellikle ilk döneminden miras "Egemenlik Kayıtsız Milletindir" düsturunun nasıl gerçek anlamda "Temsil", "Temsilciler" ve "Temsili Demokrasi" düşüncesinden uzak olarak sarf edildiğinin bir işaretidir.

Bunu söylerken bu yorumu yıllar sonra sadece bizim dile getirdiğimiz sanılmasın. 1924 Anayasası''nın "Görüşme ve Kabul Yöntemi"ne ilişkin tartışmalarda –Özbudun''un hatırlattığı gibi- Bozok milletvekili Süleyman Sırrı Bey, kabul edilen yöntemi eleştiriyor ve "kabul yetersayısının, mevcut üyelerin üçte ikisi değil, üye tamsayısının (aded-i mürettebe) üçte ikisi olması gerektiği yönünde" bir önerge veriyordu. Aksi halde "Teşkilatı Esasiye Kanunu sâbıkında olduğu gibi ikide birde tâdilâta ve itirazata mâruz kalmaktan" kurtulamayacağını belirterek.

"Millet","Egemenlik" gibi temsili demokrasinin temel kavramları kolay işler değildir tabii ki. TBMM''nin alnına "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" düsturunu kazımakla iş bitmiyor. "Milletin egemenliği nerede", "Temsilcileri nerede", "Temsilcileri nasıl seçiliyor" gibi temel sorulara doğru cevaplar vermeden bir sistemi "Cumhuriyet" adıyla vaftiz etmek yetmiyor...

Bu hususu, yani "temsili demokrasi"nin içinin nasıl doldurulması gerektiği hususunu yarınki yazıya ( bu son yazı olacak söz!) bırakarak, Özbudun''un kitabında da karşımıza çıkan ve aslında cumhuriyetimizin "temsili demokrasi" ile arasının hiç mi hiç iyi olmadığının güçlü delillerinden bazıları olarak değerlendirilebilecek bir takım bilgileri aktaracağım:

1924 Anayasası''nın 1937''de elden geçirilmesi sırasında Anayasa Komisyonu''nun mazbatasında yer alan şu görüşlere bakın: "...bunun için milli vahdeti sarsacak beynelmilel cereyanların memleket dahilinde yer bulamaması ve yurtdaşlar arasında sınıf farklarının kaldırılması..."

Encümen (Komisyon) Başkanı Şemsettin Günaltay''ın Halil Menteşe''nin "Şimdi ekonomide liberal taraftarı ferdiyetçi bir vatandaş ortaya çıkar da propagandaya başlarsa (...) acaba onu polis yakalayıp da mahkemeye verecek midir?" sorusuna verdiği şu cevaba bakın:

"Türkün bu esasları, teşkilatı esasiye kanununda yer bulunca, bunlara muhalif olarak fikirler serdedilmeyecek midir, diyorlar. Bir liberal çıkıp liberalizm esaslarını, bir komünist çıkıp komünizmi müdafaa edemeyecek midir diye sordular. Hayır etmeyecektir, edemeyecektir. Teşkilatı esasiye kanununa muhalif herhangi bir hareket nasıl bir cürüm ise, bu esaslara muhalefet de aynı şekilde cürüm sayılacaktır."

Şimdi soralım: Encümen Başkanı''nın özetlediği bu sistemin adı "otoriter" midir, yoksa "totaliter" mi?

Biliyorsunuz, bu soruyu epeyce uzun zamandır cevaplamaya çalışıyoruz. "Otoriter" diyenler çoğunlukta, ama bana kalırsa bu sistemin adı "totaliter" sıfatını daha çok hak ediyor. Tarihteki ünlü örnekleriyle aynı değil tabii ki; "olabildiği kadar" diyelim....