İbn Arabî ile İbn Teymiye’nin fikirlerini sentezlemek pek mümkün değildir. Ancak bazı âlimler her ikisinin fikirlerini hoşgörüyle hazmedebilmiş; sentezle değil ama eklektik bir yolla “selefî sûfilik” olarak adlandırıla-bilecek şekilde itikatta İbn Teymiye’nin, metafizik düşüncede İbn Arabî’nin yolunu benimsemiş ve her şeyden önemlisi, her ikisi hakkında saygılı bir dil kullanmayı başarmıştır. Medineli âlim ve Nakşibendî şeyhi Ahmed el-Kuşâşî (ö. 1071/1661) bu âlimlerin ilklerindendir. Ondan etkilenenler de aynı yolu benimsemiştir. Onun talebesi İbrahim el-Kûrânî (ö. 1101/1690), şeyhi ve kayınpederi Kuşâşî’nin vefatından sonra onun halifesi olarak tarikatın şeyhliğini yapmış bir mutasavvıftır. O, bir taraftan İbn Arabî’nin vahdet-i vücûd görüşünü savunan ve Burhânpûrî’nin “et-Tuhfetu’l-Mürsele” isimli vahdet-i vücudu savunan eserine şerh yazan bir sûfîdir; bir taraftan da itikadî meselelerde selefe bağlılığı vurgulayan ve İbn Teymiye’nin bu konudaki tavrını tasdik eden bir âlimdir. O, İbn Teymiye’nin İbn Arabî’ye yönelttiği tenkitleri doğru bulmamış ve bu konuda İbn Arabî’nin fikirlerini savunmuş olmasına rağmen İbn Teymiye’ye de saygı duymuş, hatta bazı meselelerde onunla aynı fikirde olmuştur.
1616’da Şehrezûr’da doğan Kûrânî ilim tahsili için pek çok şehirde kaldıktan sonra Medine’ye yerleşmiş ve 1690’daki vefatına kadar orada yaşamıştır. İslâm dünyasının birçok yerinden gelen öğrencilerin kendisinden faydalandığı Kûrânî’nin Endonezya’da İslâm’ın yayılmasında çok önemli etkisi olmuştur. Medine’de tanıştığı Açeli Abdürraûf es-Sinkilî ile Açe’ye döndükten sonra otuz yıl boyunca haberleşmiş, Abdürraûf onun eserlerini Malay diline çevirmiştir (Bk. “Kûrânî”, DİA).
Kûrânî’nin mizaç itibarıyla sakin, tarafgirlikten ve taassuptan uzak bir “denge” insanı olduğu anlaşılıyor. İbn Arabî ve İbn Teymiye’ye bakışında bu hassas dengeyi gördüğümüz gibi İmam Rabbânî’ye karşı tutumunda da görüyoruz. İmam Rabbânî’nin “Kabe’nin hakikatinin Hz. Peygamber’in hakikatinden üstün olduğu” şeklindeki görüşü Medineli bazı âlimlerde tepki toplamış, hatta -muhtemelen İmam Rabbânî’nin tarikatının ve görüşlerinin Hicaz bölgesinde yayılmasının önüne geçmek amacıyla- bu görüşünden dolayı pek çok âlimin fetvasıyla maalesef İmam Rabbânî tekfir edilmiştir. Kûrânî’den de bu fetvaya imza atması istenmiş ama bunu kabul etmemiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in hakikatinin Kabe’ninkinden üstün olduğuna dair bir risale yazmış ve bu risalede İmam Rabbânî’yi nazik bir şekilde eleştirmekle yetinmiştir. İmam Rabbânî’nin oğulları Medine’ye geldiklerinde de onlara hürmet göstermiştir Ayrıca İbn Arabî’nin vahdet-i vücud görüşü ile İmam Rabbânî’nin vahdet-i şühud görüşünü uzlaştırmaya çalışmıştır. Onun ve şeyhi Kuşâşî’nin “sentezci” tavrı Mısır sûfîliği ile Hint sûfîliğini sentezlemelerinde de ortaya çıkmaktadır (Ömer Yılmaz, İbrahim Kûrânî, İnsan Yay., 183-186’dan özetle).
Kûrânî, tıpkı şeyhi Kuşâşî gibi Nakşibendî’dir; İbn Arabî’den çok etkilenmiş ve vahdet-i vücûd eksenli bir tasavvufî anlayışı benimsemiştir. İslâmî ilimlerin hemen hepsinde toplam yüze yakın eser telif etmiştir. Bunların otuza yakını tasavvufa dairdir ve Kûrânî, eserlerinin çoğunda vahdet-i vücûd anlayışını savunmuştur.
Bir Batılı araştırmacı tarafından “Vahdet-i vücud düşüncesini tasavvuf kültürüne âşina olmayanların bile anlayabileceği sadelikle anlatan kişi” olarak nitelenen Kûrânî’nin vahdet-i vücûd hakkındaki görüşleri özetle şöyledir:
-Vahdet-i vücûd düşüncesi İbn Arabî’den önce de vardır. Cüneyd-i Bağdâdî’nin “tevhîd-i vücûd” anlayışı vahdet-i vücuddan başka bir şey değildir.
- “Allah eşyanın aynıdır (hakikati ve özüdür)” demekle “Eşya Allah’ın aynıdır (hakikati ve özüdür.)” demek arasında büyük fark vardır. Birincisi sınırlı varlığı sınırsız varlık ile eş değer görmektir; batıl ve yanlıştır. İkincisi ise Allah’ın tecellisinin sınırlı varlıklarda devam ettiğini ifade eder. Bu, sınırsız varlığın kemâlinin sınırsız varlıklardaki yansımalarından ibarettir ve güneşin ışınlarının tüm âlemi aydınlatmasındaki yetkinlik ve kapsamlılık gibi Cenâb-ı Hakk’ın varlıktaki kemâlini ve ihatasını gösterir. “Halk, Hak’tır.” sözü caiz değildir ama Hakk’a ait sıfatların muhafazası şartıyla “Halk, Hak’tır.” denilebilir.
- İbn Arabî “Âlem Allah’ın aynı (hakikati ve özü) değildir.” vurgusunu yapar. Âlem, yalnızca Hakk’ın tecellilerinden ibarettir. Şayet aynı olsaydı “Bedî” ismi kullanılmazdı.
- Vahdet-i vücud, ittihat değildir. Zira ittihat için iki ayrı varlığın birleşmesi gerekir. Hâlbuki vahdet-i vücudda Allah Allah olarak, âlem âlem olarak varlığını sürdürür.
-Allah, zatı itibarıyla âlemi aşkın, isim ve sıfatları itibarıyla âlemde içkindir. Bir başka ifadeyle zatı itibarıyla eşyadan müstağni, esmâsı itibarıyla eşyada mütecellidir.
- Hak zâhir, mevcudat mezâhirdir. Hakk’ın âlemle olan illet ve irtibatı zatı yönüyle değil isim ve sıfatları yönüyledir.
- Allah ile birlikte eşyaya da “hakiki varlık” sıfatını vermek rütbede eşitlik demek olur. Eşyanın varlığı izâfîdir.
- Âlem Allah ile beraber mevcut değildir, Allah sayesinde mevcuttur.
- Vücûd-u Mutlak (Mutlak Varlık), içinde çokluk olmayan “bir”dir. Çokluk, âlemdeki işlerinin suret ve isimlerinin yansımasından kaynaklanmaktadır. Tek hakikat Vâcibu’l-vücûddur. Çokluk zatta değil izafet ve taayyündedir.
- Âlem kadim değildir; tek bir cevherden ibaret olan “amâ”dan çıkan arazlardan müteşekkildir (Yılmaz, 262-301’den özetle).
Kanaatimce Kûrânî’nin vahdet-i vücûdla ilgili metinlerinin en özgün tarafı, bu düşüncenin hangi âyet ve hadislerle temellendirilebileceğine dair sunduğu malzemedir. Zira bu metinler, felsefî içerikten daha çok âyet ve hadislerin yorumlarıyla doludur.
Kûrânî, İbn Arabî’yi ve onun vahdet-i vücud düşüncesini savunan bir sûfî olmakla birlikte itikatta selefîliğe yakın bir çizgide olup İbn Teymiye’den saygıyla bahsetmiş ve bazı fikirlerinden etkilenmiştir. Bunu şöyle özetleyebiliriz:
Kûrânî, müteşabihler konusunda selef akidesine bağlılık hakkında şöyle der: “Eşyanın hakikatlerini, Allah’ın ilmindeki taayyünü gibi öğrenmek isteyen, işin başında (mübtedi) iken tecsim, teşbih, fikre dayalı yanlış tevil ve zanna dayalı kıyas şaibelerinden oluşan itikatlardan arınmış olan selef-i sâlihînin akidesi üzerine olmalıdır. Allah’ın isimleri ve sıfatları hakkında gelen müteşabihlere iman etmeli ve Allah’ın muradına ve ilmine göre bu isim ve sıfatları ispat etmeli (“Biz tam manasıyla kavrayamasak da Allah bununla ne kast etmişse o şekilde varlığını kabul ediyorum” demeli) ve tevil ehlinin soyut düşünceyle tasavvur ettiklerine itimat etmemelidir. Ancak bununla birlikte “Hiçbir şey O’nun benzeri gibi değildir.” meâlindeki âyeti de dikkate alarak tenzih etmeyi unutmamalıdır. (Kûrânî, “et-Tuhfetu’l-Mursele Şerhi”, thk ve trc. Muammer Kara, Hikemiyat Yay. s. 105). Onun, vahdet-i vücudu savunan bir eserde bu ifadeleri kullanması anlamlıdır.
Kûrânî, bazen İbn Teymiye’yi çok kibar bir şekilde tenkit eder. Mesela âyetlerin işârî manaya göre tefsir edilmesi hakkında onun bir sözünü naklettikten sonra şöyle der: “Şayet İbn Teymiye bu sözle sûfîlerin mutlak olarak hata ettiklerini kastetmişse hata etmiştir. Ancak bununla sûfîlerin işârî yorumlarının zahirî tefsirde muteber olan lafız-mana irtibatına uymadığını kastetmişse haklıdır.” Kûrânî, “et-Tuhfetu’l-Mursele Şerhi”, 91).
Vahdet-i vücudu savunan bir metin olan “et-Tuhfetu’l-Mursele Şerhi”nde İbn Teymiye’den “Hâfız İbn Teymiye” diye övgüyle bahsederek onun hadis ilminde “hâfız” mertebesinde olduğunu tasdik eden Kûrânî onun “er-Risâletu’t-Tedmüriyye”sinde müteşabihlere -tenzih ilkesini dikkate almak şartıyla- olduğu gibi iman etmek gerektiği şeklindeki görüşüne katılır. Ayrıca İmam Eşarî ile onun bu konudaki görüşlerinin yakın olduğunu zımnen ifade eder (s. 165).
Numan Âlûsî (ö. 1899) gibi bazı selefîlerin, Kûrânî’yi “İbn Teymiye’yi savunan selefî bir âlim” olarak tanımlamaları doğru değildir. Kûrânî, İbn Teymiye’nin savunucusu değildir ama onda etkilenmiştir. Hiçbir eserinde onun görüşlerini müstakil olarak ele almamıştır ama onun sözlerinin bazı kimselerce yanlış anlaşıldığından yakınır. Mesela Eşarîlerin İbn Teymiye’yi teşbih ve tecsimcilikle suçlamalarını doğru bulmaz. Onun İbn Teymiye’den aldığı görüşler tasavvufla alakalı değil kelamla alakalı meselelerdedir. Kûrânî’nin İbn Teymiye’den etkilendiği anlaşılan görüşler şunlardır: Selef akidesine bağlılık ve müteşabih âyetleri tevil etmemek, garânik hadisesinin yaşanmış olabileceği, ruh hakkındaki görüşleri ve insanın özgürlüğü hakkındaki fikirleri. (Bk. Yılmaz, İbrahim Kûrânî, s. 435-441).

