Türkiye PISA araştırmasına ilk kez 2003 yılında katıldığında, OECD ortalamasının çok altındaydı. Ve PISA sonuçları üzerinden Türk eğitim sistemi eleştirileri uzun süre siyasetin ve kamouyunun gündemi oldu.
PISA 2025 sonuçları ise geçtiğimiz hafta açıklandı. Bu sonuçların arkasında, 15 yaşındaki bir çocuğun önüne konulan soruya verdiği cevapta; anaokulundan öğretmenine, sınıfındaki öğrenci sayısından kitabın erişilebilirliğine, okulunun teknolojik imkânlarından yıllar boyunca uygulanan eğitim politikalarına kadar uzanan uzun bir hikâye var.
DÜNYA GERİLERKEN TÜRKİYE SIÇRAMA YAPTI
Türkiye’nin PISA 2025 sonuçları, Fransa, Almanya başta olmak üzere pek çok OECD ülkesinde gerilemenin olduğu bir tablo içinde daha anlamlı.
Türkiye, 2022’ye kıyasla matematik, okuma ve fen bilimleri alanlarının üçünde birden performansını artıran az sayıdaki ülkeden biri oldu. Bunun, 2015’den itibaren başlayan olumlu eğilimin devamı olduğu özellikle belirtiliyor. Türkiye fen bilimleri ve okumada OECD ortalamasının üzerine çıkarken, matematikte OECD ortalamasına yakın bir performans gösterdi.
OECD Genel Sekreteri Mathias Cormann da yaptığı açıklamada, Türkiye’nin matematik ve fen bilimlerindeki puanlarının şimdiye kadarki en iyiler arasında olduğuna dikkat çekti. Ayrıca Türkiye’deki soruları yanıtlayan öğrencilerin üçte birinin dezavantajlı gruplardan gelmesi ve buna rağmen yüksek puanlarda alınmasının önemine ise ayrıca vurgu yaptı.
BU SONUÇ NEREDEN VE NASIL ÇIKTI?
Cevap için, yaklaşık çeyrek asırlık eğitim politikasının toplamına bakmak gerekiyor.
Eğitim en önemli fırsat eşitliği aracı. Ülkesi için, milletinin yarınları için hayalleri olan tüm sistemlerin en büyük yatırımı eğitime yapması ve dolayısıyla politikanın da önceliği olması son derece doğal.
Çeyrek asırdır, AK Parti hükümetlerinde eğitimin genel bütçe içindeki payının ilk sırada olması bence en önemli kalemlerden biri. 2002’de bu pay %7,60 iken, her yıl artarak, 2026 yılında %15,33‘e çıktı.
Her politik iddianın, her projenin bir bütçesi vardır çünkü. Bütçesini koymadığınız politika sadece hayal olarak kalır.
BİR DİĞER SORU: ÇOCUK OKULDA MI?
2002’de 5 yaş grubunda okul öncesi net okullaşma oranı yüzde 11,60’tı. 2025’te ise bu oran yüzde 82,53’e çıktı. Ortaöğretimde ise 2002’de yüzde 50,57 olan okullaşma oranı bugün yüzde 90’lar seviyesine ulaştı.
Bu rakam yalnızca eğitim istatistiği değildir. Eğitimin erişilebilir olduğunun fotoğrafıdır.
Kırsaldaki, farklı sosyoekonomik yapılardaki çocuğun, özellikle kız çocuklarının eğitim sisteminin içinde olması demektir.
OKULLAR ÇOĞALDI, SINIFLAR KÜÇÜLDÜ
2002’de yaklaşık 367 bin olan derslik sayısı bugün 742 binin üzerine çıktı. Üstelik bu süreçte mevcut dersliklerin yaklaşık yarısı deprem ve benzeri sebeplerle yıkılıp yeniden yapıldı.
Bunun sınıfa yansıması daha da önemli.
2002-2003 eğitim öğretim yılında derslik başına öğrenci sayısı ilköğretimde 36, ortaöğretimde 30 iken; 2024-2025’te sırasıyla 22 ve 20’ye geriledi.
Öğretmenin karşısında 36 çocuk yerine 22 çocuk olması; ilave bir çocuğun daha soru sorması, öğretmenin öğrencisinin gözünün içine daha fazla bakabilmesidir.
EĞİTİM EMEKÇİLERİ
2002’de yaklaşık 540 bin olan öğretmen sayısı, sonraki yıllarda yapılan yaklaşık 850 bin yeni öğretmen atamasıyla 1 milyon 200 binin üzerine çıktı. Bugün görev yapan öğretmenlerin yüzde 80’e yakını son 24 yılda atandı.
PISA 2025 verilerine göre Türkiye’de öğretmen başına düşen öğrenci sayısı 11,9’a gerileyerek, 12,7 olan OECD ortalamasının altına indi.
Fakat mesele yalnızca öğretmen sayısını artırmak değildi.
Öğretmen Bilişim Ağı, Millî Eğitim Akademisinin kurulması ve Öğretmenlik Meslek Kanunu ile mesleğin statüsünün güçlendirilmesi aynı dönüşümün parçalarıdır.
Çünkü akıllı tahtanın önünde hâlâ öğretmen var.
2015 YILINDA DERSHANELERİN KAPATILMASI VE OKULUN YENİDEN EĞİTİMİN MERKEZİNE ALINMASI
Türkiye’nin eğitimdeki önemli zihniyet değişikliklerinden biri de dershanelerin kapatılması ve okulun yeniden eğitimin merkezinde olmasıdır.
Dershanelerin kapatılması, basılı ve dijital yardımcı kaynakların ücretsiz sunulması ve sınava hazırlığın, okul ile daha güçlü ilişkilendirilmesi de tamamlayıcı unsurlar oldu.
Burada mesele yalnızca “dershaneleri kapattık” cümlesi değildir.
Asıl mesele:
Bir çocuğun başarısı ailesinin bütçesine mi bağlı olacak, devletin ona sunduğu eğitimin niteliğine mi?
Sadece seçilmiş çocuklar mı iyi bir eğitim alacak, yoksa 17 milyon öğrenciye eşit fırsatlar sunulacak mı?
Eğitimin merkezi, 81 vilayete 923 ilçeye yayılmış okullar mı olacak, yoksa belli merkezlere kümelenen dershaneler mi?
2015’den sonra Türkiye’nin yaşadığı ivmenin temel nedeni, bu sorulara verdiği cevaplar ile tam fırsat eşitliği için okulu, eğitimin merkezine koymasıdır.
Dönüşümün bir başka ayağında, tahtadan EBA’ya, EBA’dan yapay zekâya dijitalleşmeyi de göz ardı edemeyiz.
2012’de kullanıma giren EBA, pandemi döneminde 3,5 milyar tıklanmaya ulaşmış. Biliyor muydunuz?
PEKİ NASIL BİR İNSAN?
Eğitimde bütün bu niceliksel dönüşümden sonra asıl soruyu soralım;
Nasıl bir insan yetiştireceğiz?
Çünkü eğitim sadece okul, derslik, öğretmen, tablet, akıllı tahta değildir.
Hatta müfredat bile tek başına değildir.
Eğitim bir insan ve gelecek tasavvurudur.
Erol Güngör’ün eğitim ve kültür düşüncesinin merkezinde kültürel mirasın yeni nesillere aktarılması vardır. Millî kültür, toplumun değişirken şahsiyetini muhafaza edebilmesinin zeminidir. Mesele dünyadan kopmak değil; kültürünü özümsemiş insanlarla modern dünyaya katılıp, özgün bir üretim yapabilmektir.
Nurettin Topçu ise Türkiye’nin Maarif Davasında meseleyi daha kökten ele alır. Maarifi yalnızca teknik bilgi veya meslek kazandırma faaliyeti olarak görmez. Eğitim sisteminin arkasında bir ahlak ve insan anlayışı bulunması gerektiğini savunur.
Topçu ve Güngör’ün bize bıraktığı müşterek soru hâlâ masamızda;
Ne öğreteceğiz sorusundan önce, nasıl bir insan yetiştireceğiz?
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin “Köklerden Geleceğe” yaklaşımını tam da buradan okumak gerekir.
“Millî eğitimi” matematiği daha az öğretmek ya da bilimden uzaklaşmak zannedip itiraz eden, batı taklitçisi cahil, yobazlara bakmayın siz…
Tam tersine “milli eğitim”; çocuğa bilimi, teknolojiyi, eleştirel düşünmeyi, üretmeyi, sanatı, sporu dünyanın en yüksek standartlarında öğretirken, bir yandan da kim olduğunu unutturmamaktır.
Hz. Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir ayağımız kendi toprağımıza, tarihimize, dilimize, inancımıza ve kültürel kodlarımıza sımsıkı basacak; diğer ayağımızla bütün dünyayı dolaşacağız.
Gençler, İbn-i Haldun’u da Hegel’i de okuyacak, tartışacak, güncel literatürü de yakından takip edecek.
Kökleri sağlam olan dünyadan korkmaz.
Çünkü millîlik, tüm dünyanın karşısına, kendi kimliğinle çıkabilme özgüvenidir.
Merhum Erol Güngör ve Nurettin Topçu’nun fikri ufkunda, “Asım’ın nesli” iddiasında, milletin hayali, hayali olan, Teknofest gençliğine inanan Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a, Bakanımız Sayın Yusuf Tekin başta olmak üzere, kararlılık, azim ve heyecanla “milli eğitime” emek veren tüm bakanlarımıza, eğitim emekçilerine, görünmez kahramanlara ve elbette umudumuzu diri tutan gençlere şükranlarımla…
Unutmayın, mesele sadece PISA’da birkaç basamak yükselmek değil!
Mesele, tohum saçmak...
“… bitmezse toprak utansın.”

