Ayşe Taşkent: Estetiğin felsefî grameri

04:0030/05/2026, Cumartesi
G: 30/05/2026, Cumartesi
Ömer Lekesiz

Son yazılarımızda ışık, nur, göz, görme, görünürlük ve estetik meseleleri üzerinde dururken özellikle dikkatli bir güzergâh takip etmeye çalışarak, Meşşâîleri paranteze aldık. Bunun bir eksiklikten yahut ihmâlden değil, bilinçli bir yöntem tercihinden kaynaklandığını şimdi daha açık biçimde ifade etmemiz gerekiyor. Çünkü bizim esas maksadımız, İmam Gazzâlî ve sonrasında bütünüyle “reddedilmeyen” fakat şer‘î bir süzgeçten geçirilerek yeniden yorumlanan düşünce hattını takip etmekti. Başka bir ifadeyle

Son yazılarımızda ışık, nur, göz, görme, görünürlük ve estetik meseleleri üzerinde dururken özellikle dikkatli bir güzergâh takip etmeye çalışarak, Meşşâîleri paranteze aldık. Bunun bir eksiklikten yahut ihmâlden değil, bilinçli bir yöntem tercihinden kaynaklandığını şimdi daha açık biçimde ifade etmemiz gerekiyor. Çünkü bizim esas maksadımız, İmam Gazzâlî ve sonrasında bütünüyle “reddedilmeyen” fakat şer‘î bir süzgeçten geçirilerek yeniden yorumlanan düşünce hattını takip etmekti. Başka bir ifadeyle meseleye salt teorik bir felsefe meselesi olarak değil; tasavvuf, sanat, irfan, edep ve kamusal tecrübe içinde görünür hâle gelen bir anlayışı üzerinden yaklaşmaya çalıştık.

Fakat İslam tasavvurundaki estetik tefekkürü yalnız kelam, tasavvuf, şiir, mimari yahut hüsnühat üzerinden okuduğumuzda bu kez de düşünsel zeminin en sistemli tarafını gözden kaçırma riski doğar. Çünkü “güzel” düşüncesinin geleneği en derli toplu biçimde felsefecilerimiz tarafından kurulmuştur.

Şöyle ki, İslam düşüncesinde estetik, yalnızca sanat teorisi değildir. Daha doğrusu klasik dünyada estetik kelimesinin bugünkü teknik anlamıyla mevcut olmadığını baştan hatırlamak gerekir. Modern çağda estetik çoğu zaman duyusal haz, beğeni, sanat eseri ve sübjektif zevk alanıyla sınırlandırılmıştır. Oysa klasik dünyada “güzel” denildiğinde bundan çok daha geniş bir alan anlaşılırdı. Güzel yalnızca duyulara hitap eden hoşluk değil; hakikatin görünme biçimiydi. Bu sebeple klasik düşüncede güzel, ontolojik, metafizik ve hatta teolojik bir meseleydi. Bu nedenle yukarıda zikrettiğimiz hassasiyeti de gözeterek bu meseleyi özlü bir biçimde ele alma niyetindeyiz ve bu minvalde düşünsel çerçevesini Ayşe Taşkent’in çizdiği değerli hattı izleyeceğiz.

Taşkent, özellikle “Güzelin Peşinde” (Klasik, 2013) adlı çalışmasında Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd’ün estetik düşüncelerini sistematik biçimde incelemiş; daha sonra editörlüğünü (Gamze Keskin’le beraber) yaptığı “Estetiğin Tarihi” (Akademim, 2025) içinde yayımlanan makalelerinde bu yaklaşımı daha da geliştirmiştir. Onun en dikkat çekici katkılarından biri, İslam filozoflarının güzellik anlayışını modern estetik teorilerinin içine zorla yerleştirmeye çalışmamasıdır. Tam tersine Taşkent, onların konuştuğu güzelliğin başka bir düşünce iklimine ait olduğunu göstermiştir.

Gerçekten de bugün “estetik” dediğimizde aklımıza çoğu zaman duyulara hitap eden güzellikler geliyor. Oysa antikçağda ve ortaçağda güzel kavramı yalnızca duyusal alana hapsedilmiyordu. Güzel, varlığın hakikatle kurduğu ilişkinin görünürlüğüydü.

Bu esasta İslam filozofları güzeli yalnız duyulur nesneler çerçevesinde ele almazlar; “duyularla algılanamayan güzellik” alanını da estetik ilginin içine dahil ederler. Bu yüzden onların estetik anlayışı modern anlamda bir sanat teorisi değildir. Daha çok varlığın hakikatini, Tanrı ile ilişkisini ve ontolojik düzenini açıklayan metafizik bir çerçevedir.

Burada şu ayrımla karşılaşıyoruz: Modern estetikte güzellik çoğu zaman öznel beğeniye bağlanır. Oysa klasik dünyada güzel, öznel bir duygu değil; varlığın asli niteliği olarak görülüyordu. Güzel olan şey, hakikate daha fazla iştirak eden şeydi. Başka bir ifadeyle varlık ne kadar yetkinse o kadar güzeldi. Bu yüzden güzelin zirvesi de zorunlu olarak Tanrı’ydı.

Meşşâî filozofların estetik anlayışını modern estetik teorilerinden ayıran temel eşik burada bulunur. Onlar için güzellik yalnız görünen şey değildir; varlığın hakikatle kurduğu ilişkinin görünüşüdür. Böyle olunca estetik mesele sanat teorisinin sınırlarını aşar; ontolojiye, metafiziğe ve hatta teolojiye dönüşür.

Bu sebeple İslam düşüncesinde güzel üzerine yapılacak her ciddi araştırma, kaçınılmaz biçimde Allah’ın isimleri ve sıfatları (el-esmâü’l-hüsnâ) meselesine ulaşır. Çünkü güzel yalnız nesnelerin niteliği değildir; ilahî kemalin bir tecellisidir. Böylece estetik, duyuların alanından çıkıp varlık düşüncesinin merkezine yerleşir.

Bugün modern estetik dili içinde konuşurken unuttuğumuz nokta belki de tam budur: Güzel yalnız “hoş” olan değildir; hakikatin görünme biçimidir.

Bu bağlamda Meşşâiyye’nin estetik düşüncesini anlamanın yolu, onların doğrudan sanat teorisi yazmalarını beklemekten geçmez. Çünkü Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd… modern anlamda bağımsız bir estetik disiplini kurmuş değillerdir. Buna rağmen onların metafizik, ontoloji ve bilgi teorisi üzerine söyledikleri şeyler, İslam düşüncesindeki güzellik anlayışının temel omurgasını oluşturur. Zira güzel, doğrudan doğruya varlık düzeniyle ilişkili bir meseledir. Diğer bir söyleyişle estetik mesele, ontolojik bir meseledir.

Buradan devam edelim inşallah.

#aktüel
#hayat
#Ömer Lekesiz