Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz’ında 13. soruya verdiği cevapta “bizim” edebiyat anlayışımızı belirleyen şu ilk ilkeye ulaşırız: Bizim edebiyatımız eşyanın kendisini değil, onun işaret ettiği hakikati anlatır.
Bu sebeple şairin işi tasvir değil işarettir. O, görünen dünyanın ressamı değildir; görünen dünyadan görünmeyene geçiş yollarını gösteren bir rehberdir. Onun dili doğrudan bilgi dili değil, remiz ve işaret dilidir. Çünkü “Manalar âlemi bir ummandır, yoktur ona nihâyet.”
Bu cümle İslam edebiyat anlayışının temelini oluşturur. Çünkü mana sonsuzdur; söz ise sınırlıdır. Sonsuz olanı sınırlı olanla ifade etmek mümkün olmadığı için şair teşbihe, mecaza ve sembole başvurur. Böylece mecaz bir süs olmaktan çıkar; hakikati ifade etmenin zorunlu yolu hâline gelir.
Şebüsterî’ye göre göz ve dudak da bu yüzden vardır. Göz celâlin, dudak cemâlin işaretidir. Zülüf kesretin, yanak vahdetin remzidir. Ben ise dairenin merkezindeki noktadır. Bunlar sevgilinin fizikî unsurları değil, varlığın metafizik haritasıdır.
Burada sanatının genel karakteriyle şiirin karakteri birleşir. Nasıl ki İslam mimarisi taşı görünenden görünmeyene açılan bir işaret hâline getiriyorsa, şiir de kelimeye aynı görevi yükler. Zira, onda kelime kendi başına bir amaç değildir; o hakikate açılan bir kapıdır.
Böylece bizim edebiyatımızın ikinci temel özelliği ortaya çıkar: O, temsil değil tecellî merkezlidir.
Modern edebiyat büyük ölçüde insanın dünyayı yorumlamasına dayanır. Şebüsterî’nin kaydında ise asıl olan insanın dünyayı yorumlaması değil, hakikatin dünyada görünmesidir. Bu sebeple Müslüman şair kendi iç dünyasını merkeze koymaz; kendisini aşan hakikatin görünüşlerini takip eder.
Bu durum bizi üçüncü özelliğe götürür: Bizim edebiyatımız benliği büyütmez, benliği aşmaya çalışır.
Modern sanatçı çoğu zaman kendisini anlatır; kendi acılarını, arzularını, kırgınlıklarını, tutkularını dile getirir. Şebüsterî’nin dünyasında ise asıl mesele insanın kendisini anlatması değil, kendisini aşmasıdır. Çünkü hakikatin önündeki en büyük perde yine insanın kendi nefsidir. Bu sebeple Gülşen-i Râz aynı zamanda bir terbiye kitabıdır.
Şebüsterî’nin sık sık avam ile gönül ehli arasında ayrım yapması da bundan kaynaklanır. Ona göre aynı söz herkes tarafından okunabilir; fakat herkes aynı manayı göremez. Görme, bilgi meselesinden önce bir istidat ve terbiye meselesidir. Hakikati görmek için gözün değil, nazarın değişmesi gerekir.
Burada bizim “Nur ve Nazar”la ilgili önceki yazılarımızda sıkça üzerinde durduğunuz mesele yeniden karşımıza çıkar. Şebüsterî’nin cevabında problem eşyanın görülmemesi değildir; doğru görülememesidir. Göz herkeste vardır; fakat nazar herkeste aynı değildir ve şair bu farkın ilk münadisi olarak, nazarı terbiye eden kişidir.
Bu sebeple bizim edebiyatımızın dördüncü özelliği, onun bir nazar terbiyesi olmasıdır.
Şair okuyucusuna yeni bilgiler vermekten çok yeni bir bakış kazandırmaya çalışır. Çünkü bakış değişirse dünya da değişecektir. Zülfün saç olmaktan çıkıp kesretin sembolüne dönüşmesi, ben’in bir nokta olarak bütün varlığın merkezine işaret etmesi ancak böyle bir bakışla mümkündür.
Şebüsterî’de dikkat çeken önemli bir husus da şiirin hâl ile ilişkisidir. O açıkça söyler ki, hakikat ehlinin sözleri ancak onların yaşadığı hâller bilinirse anlaşılabilir. Vecd, aşk, fenâ, sarhoşluk… gibi kavramları bu yüzden zikreder. Çünkü söz, yaşanan hâlin ardından gelir.
Bu noktada bizim edebiyatımızın beşinci özelliği ortaya çıkar: Şiir bilgi değil hâl dilidir. Bir diğer ifadeyle şiir (edebiyat) hâl beyanıdır.
Şair önce yaşar, sonra söyler. Önce yanar, sonra anlatır. Önce hakikatin tesirine maruz kalır, sonra onu dile getirmeye çalışır. Bu yüzden şiir bir üretim faaliyeti olmaktan çok bir şahitlik faaliyeti hâline gelir.
Nihayet Şebüsterî bize şunu öğretir: Edebiyat müstakil bir alan değildir. O, insanın Allah, âlem ve kendisiyle kurduğu ilişkinin bir neticesidir. Bu yüzden İslam dünyasında şiir hiçbir zaman yalnızca estetik bir faaliyet olarak görülmemiştir. Şiir hikmetin kardeşi; marifetin dili; terbiyenin vasıtası ve hakikatin işaretçisi olarak anlaşılmıştır.
Artık “Neydi bizim edebiyatımız?” sorusuna Şebüsterî’nin ağzından şu cevabı da verebiliriz:
Bizim edebiyatımız, insanın kendisini anlatma sanatı değil; varlıkta tecelli eden hakikati işaret etme sanatıdır. Onun dili mecazdır, çünkü hakikat söze sığmaz.
Edebiyatımızın amacı güzellik üretmek değil, nazarı terbiye etmektir. Onun kaynağı bireysel benlik değil, marifettir. Onun konusu eşya değil, eşyanın ardındaki sırdır ve onun gayesi, okuyucuyu yeni bir dünyaya değil, aynı dünyanın içindeki hakikate uyandırmaktır.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.