Bismillah.
Günün hengamesine, bitmek bilmeyen koşturmacasına, “bugün de bitti” telaşına şöyle uzaktan bir baksak diyorum. Kendimizi dışarıda bırakıp, kalbimizi avucumuza alıp baksak... Ne çok gürültü var değil mi? Ne çok iddia, ne çok bitmeyen hesap, ne çok “ben olmazsam olmaz” zanları…
Büyüklerin çok güzel bir sözü vardır, hep aklıma düşer: “Dünya bir gölgeliktir, konan göçer.” Biz sanki bu gölgeliğe kazık çakmaya gelmiş gibiyiz. Sabah kalkıyor, akşama kadar hiç ölmeyecekmiş gibi planlar yapıyor, kırıyor, döküyor, biriktiriyor ve nihayetinde yorgun argın başımızı yastığa koyuyoruz. Ama o yastığa koyduğumuz başın, sabah aynı dünya uyanıp uyanmayacağına dair elimizde tek bir senet bile yok.
Şimdilerde herkes bir şeylerin peşinde. Biri makam diyor, diğeri mal; biri şan şöhret diyor, diğeri itibar. Elbette yaşamak için çalışacağız, elbette rızkımızın peşinde koşacağız. Ama neyi feda ettiğimize bakarak yapmalıyız bunu. Dünyayı imar ederken ahireti, dışımızı süslerken içimizi virane ediyorsak, durup bir düşünmek gerekmez mi?
Gazeteleri açıyoruz; hep bir kavga, hep bir haklı çıkma çabası. Sosyal medyaya bakıyoruz; herkes her şeyi biliyor, herkes her konuda en doğru kararı veriyor. Kimsenin kimseyi dinlemeye, anlamaya, sevmeye vakti yok. Oysa sevmek, insanı insan kılan en asil eylemdi. Biz sevmeyi unuttuk, yerini iddialara bıraktık. İddia sahibini vurur derler, nitekim vuruyor da. Kalplerimiz katılaşıyor, gözlerimizin feri sönüyor.
Dostlar, bugün varız, yarın meçhul. Şöyle bir an dursak. Telefonları bir kenara bıraksak, zihnimizdeki o bitmek bilmeyen projeleri, “o bana ne dedi, ben ona ne cevap vereceğim” hesaplarını bir anlığına sustursak. Aynaya değil, ruhumuza baksak. Bugün göçüp gitsek, geride bıraktığımız kubbede hoş bir seda kalacak mı, yoksa sadece kırık kalpler ve ödenmemiş hesaplar mı kalacak?
Yazıyı uzatıp da kalbi daha fazla yormayalım. Niyetimiz kendimize bir hatırlatmadır, gayrısı değil.
Bugün nefes alabiliyorsak, heybemizi güzelliklerle doldurmak için hala bir fırsatımız var demektir. Gelin bugün bir gönüle dokunalım, bir tebessümü sadaka niyetine yayalım, bir kırık kalbi onaralım. Çünkü vakit dar, heybe boş ve yol uzun...
Vesselam.
Buraya kadar okuduysanız, yazıya başlayabiliriz.
Geçenlerde bizim genç arkadaşlarla oturduk, sohbet ediyoruz. Mevzumuz dijital gelişmeler, teknolojinin geldiği yer, kuantum fiziği ve yapay zeka. Söz yapay zekaya gelince muhabbet koyulaştı. Bu iş nereye gider, insanlığı bir gün ele geçirirler mi, AI kıyamet alametlerinin neresine denk düşer, kontrol için nasıl tedbirler alınabilir derken yapay zeka hangi meslekleri yapabilir meselesine geldik. Mâlum bu konuda çok şey söylendi, yazıldı. Yapay Zeka herkesin işini elinden alacak deniliyor. Bu bir şehir efsanesi mi yoksa hakikat payı var mı, yakında anlarız. Yakın artık eskisinden daha yakın, bunu da hatırlayalım bu arada. Bir asırda gerçekleşen değişimler artık üç-beş yıla sığar oldu ve ivme artarak devam ediyor. Nesiller arası kuşak farkı deyince en az elli sene anlaşılırdı eskiden, şimdilerde beş yıl bile iki neslin dünyaya birbirlerinden farklı bakıp anlaşamamaları için yeterli. Kıyamet çok mu yakın ne?
Sohbetimiz Yapay Zekanın hangi meslek sahiplerini işsiz bırakacağız hususuna gelince gençler yazarlığın da zamanla biteceğini öne sürdüler. Olmaz öyle şey, dedim. Birikim, tecrübe, bilgi, fikir, üslup, muhayyile, yaşanmışlıklar; o kadar çok bileşen var ki bir yazarın ortaya çıkması için. Yapay Zeka, sadece bilgi gerektiren, tefekkür istemeyen, matematik mevzularda bir şeyler yazabilir belki ama asla üslup sahibi olamaz, dedim. Deneyelim mi abi, deyip gülüştü bizimkiler. Haydi dedim, meydan sizin.
İçlerinden birisi Yapay Zekasına komutlar vermeye başladı: Serdar Tuncer’in üslubu ile, onun dert ettiği meselelerden birisini bana köşe yazısı olarak yazar mısın? Tuşa bastı, bir dakikaya kalmadan AI nam yeni yetme girişte okuduğunuz yazıyı yazıverdi. Öp babanın elini.
Yazıyı okuyunca hem güldüm hem şaşırdım hem korktum. Beni tanıyor zalim. Meselelerimi biliyor, üslubuma vâkıf. Hani bilmesem ve birisi dese ki, abi yirmi sene önce böyle bir yazı yazmıştın, okusam inanırım benim yazım olduğuna. Sonrasında biraz araştırınca gördüm ki; sadece proje dosyaları değil; romanlar, hikayeler, şiirler, senaryolar hepsini yazabiliyor şu anki çömez haliyle bile. Bu iş böyle giderse yakın bir gelecekte tıpkı müzikte olduğu gibi kitap sahasında da Yapay Zeka eserlerini görmeye başlarız. Hatta insan yazımı kitaplara antika muamelesi yapılır, müzayedelerde satılır hale gelir, olaki bir kitapçıda rast gelinirse hayretle ele alıp incelenir ve ‘vay canına bu kitabı bir insan yazmış, tamamen organik’ diye elden ele dolaştırılır.
Latife bir yana şükrü ifa edilmeyen her nimet çekilip alınıyor elden. Kitap da bir nimet. Okuyucunun varlığı bu bahiste şükre dahil. Ezcümle, okur kalmazsa yazar da kalmaz kitap da. Allah sonumuz hayr etsin.

