Önceki yazımızda İbnü›l-Arabî›nin Hristiyan ikonalarının ortaya çıkışını Hz. Îsâ'nın hakikati üzerinden anlamaya çalıştığını; böylece her dinî geleneği kendi iç mantığı içinde kavramaya yönelen derin bir hermenötik örneği ortaya koyduğunu belirtmiş; ardından onun, Muhammedî şeriatın getirdiği özgünlüğü “hayâli tasfiye ederek” değil, onu “sûretin sınırlarından kurtararak” açıklamasını, inşa etmeye çalıştığımız İslam tasvir nazariyesinin temel dayanaklarından biri olarak zikretmiştik.
Bu bakışta mesele artık sanıldığı gibi yalnızca “resim yasağı” olmaktan çıkar. Asıl mesele, sûretin mahiyetini doğru anlamaktır. Çünkü sûret yalnız sanatın değil, yaratılışın da temel kavramlarından biridir. Allah’ın el-Musavvir ismi de burada anlam kazanır. İnsan, tasvir eder; fakat yaratmaz. Allah ise sûreti verir ve ona hayat bahşeder. İbnü’l-Arabî’nin ifadesiyle tasvir, yaratılışın son mertebesidir; fakat hayat verme yalnızca Hakk’a mahsustur. İnsan sanatı ile ilâhî yaratma arasındaki ontolojik ayrım da tam burada ortaya çıkar.
İmam Gazzâlî’nin ontolojik; İbnü›l-Arabî’nin ise metafizik ve irfanî düzlemde sistemleştirdiği bu tasavvuru, çağımızda doğrudan sanat nazariyesi içine taşıyan en önemli isimlerden biri hiç şüphesiz Titus Burckhardt’tır. Onun asıl önemi, İslam sanatını estetik tercihler veya tarihî gelişmeler üzerinden değil, tevhidin ontolojik sonuçları üzerinden okumasında yatar.
Gerçekten de İslam sanatının neden Batı sanatından farklı bir istikamette geliştiği sorusu yalnız sanat tarihiyle cevaplandırılamaz. Bu farklılığın kökleri çok daha derindedir. Giorgio Agamben’in Hristiyan teolojisinde Teslis öğretisinin “ekonomi” kavramı etrafında nasıl temellendirildiğini gösteren çözümlemesi, Batı düşüncesinde temsil meselesinin yalnız estetik değil, metafizik ve teolojik bir arka plana sahip olduğunu göstermektedir (bkz.: Giorgio Agamben, Dispozitif Nedir / Dost, trc.: Ekin Dedeoğlu, Monkl). Ancak burada bizi ilgilendiren mesele siyaset veya iktidar teorisi değildir. Biz, Batı ile İslam arasındaki tasvir anlayışının farklılığını, önce metafizik zeminde anlamaya çalışıyoruz.
Buradan bakıldığında Burckhardt’ın işaret ettiği temel gerçeklik bütün açıklığıyla ortaya çıkar. İslam sanatının merkezinde herhangi bir üslup, teknik veya estetik tercih değil, doğrudan doğruya tevhid bulunmaktadır. Çünkü İslam›ın özü Birlik’tir; Birlik ise mahiyeti gereği hiçbir sûret tarafından kuşatılamaz.
Bu sebeple İslam sanatındaki tasvir meselesi, çoğu zaman ileri sürüldüğü gibi mutlak bir yasak anlayışından doğmaz. Nitekim din dışı alanlarda belirli ölçüler içinde insan ve hayvan tasvirlerine müsamaha gösterilmiş; saraylarda, el sanatlarında ve gündelik eşyalarda figüratif unsurlar kullanılabilmiştir. Buna karşılık cami ve diğer mekânlarda tasvirin bulunmayışı başka bir ilkeye dayanır. Burada mesele resimle değil, ibadetin mahiyetiyle ilgilidir.
Burckhardt’a göre bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi, ibadet eden insan ile Allah arasında ikinci bir varlık izlenimi doğurabilecek her türlü temsil ihtimalini ortadan kaldırmaktır. Çünkü görünmeyen ve hiçbir şeye benzemeyen Allah›ın huzurunda dikkatleri kendisine çekebilecek herhangi bir figür, kolaylıkla yanlış anlamalara kapı aralayabilir. İkinci sebep ise bundan daha derindir. İlâhî Zât mutlak aşkındır; hiçbir varlıkla kıyaslanamaz ve hiçbir sûret tarafından temsil edilemez.
Burckhardt’ın burada yaptığı ayırım, İslam sanat nazariyesi bakımından belirleyicidir. Çünkü ona göre Birlik yalnızca çokluğu kendi içinde toplayan ilke değildir; o aynı zamanda her varlığı kendi hakikatinde muhafaza eden ilkedir. Yani her şey kendi zâtî birliği içinde başkasından ayrıdır; hiçbir varlık başka bir varlığın yerine geçirilemez. Bu sebeple tevhid, yalnızca birleştiren değil, aynı zamanda varlık mertebelerini birbirinden ayıran bir ilkedir.
İslam›ın temel kelimesi olan "Lâ ilâhe illallâh”, bu bakımdan yalnızca bir inanç bildirimi değildir; aynı zamanda varlığın düzenini açıklayan metafizik bir ilkedir. Sonlu olan ile sonsuz olan, yaratılmış ile yaratıcı, izafî ile mutlak birbirine karıştırılmadığında her şey kendi yerine oturur. Hakikatten sapma ise izafî olana mutlaklık nispet etmekle başlar. Burckhardt’ın ifadesiyle bunun kaynağı hayâl değil, hakikatten kopmuş vehimdir. Tasvirin tehlikesi de tam burada ortaya çıkar. Bir gerçeklik mertebesine ait olanı başka bir gerçeklik mertebesine taşımak, varlığın düzenini bozmak demektir.
Bu sebeple İslam sanatı temsil etmekten önce ayırt etmeyi öğretir. Sanatın görevi, varlık mertebelerini birbirine karıştırmak değil; her şeyi ait olduğu düzlem içinde görünür kılmaktır. Mimarinin, geometrinin, tezhibin ve süslemenin ortak mantığı da buradan doğar..


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.