Hayli zamandır dışarıda bir şeyler yiyip içmekten korkar oldum. Mecbur kalmadıkça kafe ve restoranlara uğramıyorum. Kimin hazırladığı, nasıl pişirildiği, hangi malzemenin kullanıldığı değil mesele. Uzak duruşumu dervişlik derdine hamleden olur diye açıyorum bu faslı. Kabul, zulmeti çoktur dışarı yemeğinin. İnsanın ibadetini, seherini, huzurunu, kalbini örseler. Fakat benim uzak duruş sebebim başka. Gürültüye tahammül edemiyorum.
Yetişme tarzımız mı, meşrebimiz mi, hemhâl olduğumuz nâzenin zevattan sârî olan bir hal mi bilmem ama yanımda birisi yüksek sesle konuştu mu rahatsız oluyorum. Bir masada konuşulan mevzunun yan masadan da rahatlıkla işitiliyor olması büyük günahmış gibi geliyor bana. Kısa mesafe uçuşlarda koltuğu yatırmakla yarışır, hani o kadar! Hele bir de işitilmenin ötesine geçip rahatsızlık verme safhasına geçti mi cinim tepeme çıkıyor.
Yeni anayasaya madde teklif edebilirim: Ses masanın dışına zinhar taşmamalı! Her kafedeki her bir masayı çevreleyen ses yalıtımlı özel kabinler henüz icad edilmediğine göre müşkülün halli masa ahalisine düşüyor. Zor da değil. Sohbet ettiğin kişilerin duyabileceği bir tonda, yan masanın duysa bile huzurunun kaçmayacağı yükseklikte konuşacaksın, hepsi bu. Ama ara ki bulasın. An geliyor bir masanın sohbetine etrafındaki on masanın ahalisi maruz kalıyor, çıldırmamak işten değil. Ekseriyetle de lüzumsuz mesele, anlamsız sohbet, çirkin kahkaha. Kahkaha demişken, hatırlamalı: İnsanın neye güldüğü zekasını, nasıl güldüğü ahlakını gösterir!
Bizde olmazdı bu, sonradan türedi. Mahremiyet duygusu, edep, görgü, asgarî nispet bilgisi gibi hususiyetler avam da bile kendiliğinden vardı vaktiyle. Her şey birbiriyle o kadar bağlantılı ki! Yol kenarındaki evlerin yüksekliği kaldırımda yürüyen insanların güneşi görmesine mâni olmayacak seviyede ise o sokakta oynayan çocukta gayrı ihtiyari bir nispet duygusu oluşur. O duygu, konuşurken sesinin ne zaman nereye kadar yükseleceğinden, ticaret yaparken ne kadardan fazla kârın ahlaksızlığa denk düştüğüne kadar her bir konuda itidali besler. Sen şehri inşa etmezsin sadece, şehir de senin kimliğine damga vurur! O sokakları gökdelenlere, komşuluğu AVM gezmesine, sohbeti akıllı telefonlara feda edişimizin hazin neticelerinden birisi de bu oldu galiba.
Olsun, güle güle olsun da beni bulmasın yâhû! Buluyor, hem de her zaman. Ben kaçtıkça daha çok buluyor. Mekân dolu diyelim, tek bir masa var oturabileceğim, en gürültülü masanın yanı olur mutlaka. Mekân boş, girdim ve tenha bir yer seçtim kendime, içeri giren gürültücüler onlarca alternatif arasından, gelir benim yanı başımı seçer. Denemediğim kalmadı! Aklıma getirmezsem olmaz dedim, oldu. Umursamazsam gelmez dedim, geldi. Rahatsız olmasam geçer dedim, kaldı. Kader! Hayır bir de dönüp kendime kızıyorum, sen ne kadar çiğ bir adamsın ki çiğlere tahammül edemiyorsun, diyerek.
Bazen tahammül edebildiğim de doğrudur arada bir zıvanadan çıktığım da. Uçaktayım, uykusuzum, yolculuk nereden baksan üç saat, uyurum dedim. Arkamdaki koltuğa geldi ikisi, başladılar geyiğe. Beni bırak, dört arka koltukta oturanlar bile bunları dinliyor. Uyumaya çalıştım, yâ sabır, derken lâ havle, çıktım zıvanadan! Arkadaşınız hiç mi işitmiyor, geçmiş olsun dedim. Efendim dedi, anlayamadım. Bağırarak tekrar ettim: Arkadaşınız diyorum, duymuyor galiba, geçmiş olsun! Yok dedi, duyuyor sorun yok. Niye bağırıyorsun o zaman ulan! Pardon dediler, üç dakika asayiş berkemal, dördüncü dakika aynı terane berdevam!
Bir defasında da iki tiki hatun yan masada bağrışıyorlar. Hayır kavga etmiyorlar, o bağırtıya sohbet demeye gönlüm elvermediği için öyle dedim. Konuşuyorlar güya. Bir sabır, iki la havle derken illallah’a geldim yine ve dayanamayıp sordum: Adam gerçekten öyle mi yaptı? Kendisine laf atan ergene trip atarcasına sinirle cevap verdi: Sizi ilgilendirmez beyefendi, işinize bakın! Bağırdım, Allah affetsin: Beni ilgilendirmeyecek bir şeyi neden benim duyabileceğim şekilde anlatıyorsun o zaman? Önce cümleyi anlamaya çalıştı, sonra ne demesi gerektiğini düşündü, bir dakika kadar sonra cevap verdi: Dedim ya, sizi ilgilendirmez! Fonda Bergen çalsa yeriydi, ‘Tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem.’ Kalktım, baktım, çıktım!
Geçen gün evden aceleyle çıktım, koşuşturma, telaş, öğle vakti anca kahvaltıya sıra geldi. Korkarak girdim bir kapıdan içeri. Sessiz bir köşe seçtim kendime. Siparişi verdim, dualarla, niyazlarla, ya Rabbi beni sen esirge diyerek. Kafamı bir kaldırdım ki, karşı masaya bir anne-oğul gelip oturmuş. İmtihan başladı. Yok bu sefer gürültü değil, mevzu çok daha başka. Bir dahaki yazıda anlatırım.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.