
Önümüzdeki çarşamba günü Kurban Bayramının birinci günü. Şimdiden bayramınız mübarek olsun, Allah kesilen kurbanları kendisine yakınlığa vesile kılsın. Geçen yazıda İslam’da felsefenin konumunu anlamak için Şerî bilimlerin kuruluş sürecini doğru anlamak gerektiğine işaret etmiş ve üç bilimin kuruluşunu örnek vereceğimi söylemiştim. Kuruluşundan kastım bunların tarihini anlatmak değil, yapısına dikkat çekerek tarihsel işlevini tavzih etmektir. Fıkıh, kelam ve tasavvuftan her biri, yine daha önceki yazılarda dikkat çekildiği üzere, birer dindarlık (tedeyyün) çabasıdır.
Genel anlatıda İmam Azam Ebû Hanife şahsında temsil edilen fakihler zümresi, Hz. Peygamber’in hakikat bilgisinin gereği, aynı zamanda ilahî iradenin talebine uygun olan yaşam tecrübesini tevarüs etmek için öncelikle insan iradesiyle gerçekleşen tüm fiilleri tasnif ettiler. Bu tasnifin temel sorusu “İnsan iradeli olarak hangi fiilleri yapar?” şeklinde ifade edilebilir. Tahmin edileceği üzere bu soruya “İnsan, ibadet eder, alışveriş yapar, evlenir, suç işler” vb. cevaplar verilebilir. Fakihler de tüm insan fiillerini ibâdât, muâmelât, münâkehât ve ukûbât olmak üzere dört grupta topladılar. İbadet kapsamına giren bütün fiilleri, ibâdât altına yerleştirdiler. Ticaret, borçlanma, sözleşme, mülkiyet, miras ve vakıflar gibi kişiler arası iktisadi ve sosyal ilişkileri ifade eden tüm fiilleri muâmelât altına yerleştirdiler. Evlenme, boşanma, nafaka, nesep ve mehir gibi evlilik sözleşmesiyle ilgili tüm fiilleri, münâkehât altına yerleştirdiler. Hırsızlık, zina, yankesicilik, katil gibi suç kapsamındaki tüm fiilleri ukûbat altına yerleştirdiler. Ardından her bir fiilin tanımı yapıp ayrıştırıcı özelliklerini tespit ettiler. Sonra tanımlanmış ve benzerlerinden dikkatlice ayrıştırılmış her bir fiil hakkında ilâhî hükmün ne olduğunu belirlediler. Yani ilgili fiil, doğrudan naslarda farz, vacip, mubah, mekruh ve haram hükümlerinden hangisiyle nitelenmiştir yahut mevcut naslardan hareketle hangisiyle nitelenmesi gerekir sorusuna cevap verdiler. Böylece fakihlerin mesaisi, insanın iradesiyle inşa edilen varlık alanı hakkında son derece ayrıntılı, farklı teorilerle açıklanmaya elverişli ve dakikleştirilmiş bir idrak kümesi ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple erken dönem düşünürleri Yunan’daki pratik felsefenin İslam’daki karşılığının fıkıh olduğuna haklı olduğuna dikkat çekerler. Nasıl ki pratik felsefe, bir filozofun ulaştığı düşünülen hakikat bilgisine uygun veya ona aykırı bir yaşamın bireysel ve toplumsal seviyede nasıl olduğunu açıklamayı amaçlıyorsa fıkıh da bir müslümanın Hz. Peygamber’e bahşedilen en yüksek hakikate uygun veya aykırı bir pratik hayatın nasıl olduğunu açıklamayı hedefler. İmam Ebû Hanife’nin vefat tarihinin Hicrî 150 olduğunu hatırlarsak fıkhın kuruluşunun Hicrî ikinci asrın ilk yarısında tamamlandığı söylenebilir.
Fıkhın pratik alanda yaptığının benzerini kelamcılar düşünce alanında yapmıştır. Henüz Hz. Ali döneminde büyük günah işleyip tövbe etmeyen kimsenin dünyada ve ahiretteki konumunun ne olacağı sorusuyla başlayan tartışmalar, kader ve insan özgürlüğü, Allah’ın sıfatları, âlemin Allah’ın varlığı ve sıfatlarına delaleti ve nihayet bilgi ve yöntem tartışmalarına kadar uzanan bir seyir izlemiştir. Daha önce kelam hakkındaki yazılarda ifade edildiği gibi kelamcılar Hicrî ikinci yüzyılda insan iradesinden bağımsız olarak var olan tüm mevcutların tasnifini yapmışlar ve yapısı itibariyle mantığı içerecek şekilde Yunan’daki nazarî felsefenin mukabili olabilecek bir disiplin inşa etmişlerdir.
Hz. Peygamber’in hakikat bilgisi ve buna uygun yaşantısının nasıl tevarüs edileceği sorusuna fakih ve mütekellimlerden farklı bir cevap verilmesi gerektiğini düşünen sûfîler ise Allah-insan ilişkisinde iman, teslimiyet, rıza, sabır ve şükür gibi halleri orta terime dönüştürmeyi amaçlamışlar ve başlangıçta haller ve makamlar adı verilen ve bilahare tasavvuf olarak adlandırılan, bir yönüyle teorik bir yönüyle pratik bir disiplin inşa etmişlerdir.
Böylece İslam’ın kurduğu siyasi ve içtimai düzen iki asır içinde kendi kaynaklarından hareketle insanın büyük sorularına cevap vermeyi deruhte eden bir disiplinler kümesi inşa edilmiştir. Dil ve yöntem bilimlerinden kelam ve tasavvufa, hadisten tarihe kadar Müslümanların geliştirdiği bilimler mecmuası dikkate alındığında bu söylediğimiz daha rahat anlaşılır. Bilimlerin inşası bekleneceği üzere bütün müslüman milletlerin katıldığı fakat İslam’ın kaynak ve duyarlılıklarının uyarıcı, yönlendirici ve hâkim olduğu bir süreçtir. Bilimlerin kuruluş sürecinin Hicrî ikinci asrın ikinci yarısında neredeyse bütünüyle tamamlanması, İslam’ın kurduğu siyasi ve içtimai düzenin iddiasını küllileştirmiş ve yeni bir duruma yol açmıştır: İncelenen bahislerin tamamında kadim medeniyetlerin kazanımlarını içerip aşma çabası. Bu sebeple Müslümanlar önceki medeni havzalarda üretilmiş olup hala yaşayan veya önemli ölçüde hayatiyetini kaybetmiş bütün bilim ve maharetleri tevarüs etme çabasına girmiştir. İşte ulaşılabilen Yunan felsefesi külliyatının neredeyse tamamının tercüme edilmesi bu çabanın bir parçasıdır. Nitekim Hicrî üçüncü asrın ilk çeyreğinde Abbasi Halifesi Memun döneminde yapılan sistemli tercümesi faaliyetleriyle birlikte yeni bir epistemik cemaat ortaya çıkmıştır: filozoflar.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.