İki hafta sustum: Ne yazacağımı, nasıl yazacağımı düşündüm. Henüz, Hamit Can''ın yarası kabuk bağlamamışken…
''Her ölüm erken ölümdür'' diyerek teselli ettikten sonra kendimi…
Öyle sarıldım kaleme…
* * *
Nasıl anlatsam?
Nereden başlasam?
Metafizik ürpertisinden mi söz etsem?
Endişelerinin öteleri kurcalayan heyecanından mı konuşsam?
“Eylül''ün Kırdığı Gül”den dizeler mi alsam? O dizelerle, bir eylül sabahı aramızdan ayrılışının öyküsünü mü kursam? (Yiğit, körpe ölüler; ağıtsız geçti çölü/ Destanlık öykümüzü güne anlat kırgülü!/ Kılıçlar kılıçlarla öpüşerek bilendi/ Aşkların taşrasında bir umut türkülendi…”
20 yıllık dostluğumuzun izlerini mi sürsem?
Karşılıklı masalarda geçen 6 yılın lezzetinden mi bahsetsem?
Vefasından, kadirşinaslığından, arkadaşlığından ve bunların gerçek anlamlarını yitirdiği günümüzde onun şahsında yeniden kazandığı manadan mı yola çıksam?
Osman mı desem, Olcay mı; ağabey mi?
* * *
Abartmıyorum. Kendi çizgisinin son ''adamı'' idi…
Hisar''dan Töre''ye, Türk Edebiyatı''ndan İnsan ve Kâinat''a, Kırağı''dan yayın yönetmenliğini yaptığı ve benim de hemen her sayısına katkıda bulunduğum, Kültür Dünyası''na kadar onlarca dergide yazdı, söyledi, anlattı, kızdı, öfkelendi.
Şiir, hikaye, deneme, analiz, kültür yazıları, biyografi...
Özellikle ''Kitapsız Toplum'' eseriyle içimdeki direnci kırdı. ''Büyük Gün''le sarstı. ''Papatyalar Üşümesin''le çocuksu sevincimize hüzün damıttı. ''Tartışmayı Tartışmak''la kaliteli bir entelektüel hassasiyetin ipuçlarını verdi. ''Hüzün Yazıları'' ile hüznümüzün burçlarında dolanıp duran kalbimize yön gösterdi. ''Nemrut Ateşi'' ile çağı anlamamızı sağladı. ''Yaralı Küheylan'' ile çağlayanlar gibi akıp duran trajedimize yeniden yönelmemizi sağladı.
* * *
Olcay Yazıcı, ''büyük'' adamdı.
Derdi olan adamdı.
Istırabı olan adamdı.
Endişesi olan adamdı.
İyi adamdı, güzel adamdı. Gitti. “Sen köpükler içinde pür-neşe/ Ben kapı aralığında bakarım güneşe/ Ben hep ölümü düşünürüm/ Ölüm, ölümsüz efsane…” diyerek gitti.
Mekanı cennet olsun...
Başlıklar :

