|
Yazarlar

Sevmezlerse beğenmeyecekler beğenseler de sevmezler

04:00 . 12/11/2022 Cumartesi

Serdar Tuncer

16 Ağustos 1978’de Ankara’da dünyaya geldi. Henüz 16 yaşındayken “Beş Çayı” ile başlayan radyo macerası uzun yıllar boyunca devam etti. Üç ayrı üniversiteye kaydoldu, ikisini bitiremedi, birine hiç gitmedi. İlk TV Programını 1996 yılında yaptı. Kanal A’da yayınlanan “Üç Nokta” programını “Gecede 1 Gün” ve “Yıldızdan Mahyalar” programları takip eti. “Sen İstanbul Kokardın” adlı ilk şiir kitabı 1997 yılında yayınlandı. 1998 yılında evlendi ve şiire ara verdi. 2003 yılında “Aynalar” ve 2005 yılında "Satır Arası Hikâyeler" adlı kitapları yayınlandı. 2005 yılında "Gecede 1 Gün" programıyla Kültür Bakanlığı “En İyi TV Kültür Sanat Programı Ödülü”nü aldı. "Yolumuz Aşk Yoludur", Sen İstanbul Kokardın” ve “Bir Hilal Uğruna” ile devam eden albümlere Osmanlı Padişahlarının şiirlerinden oluşan “Şiirin Sultanları” eklendi. TRT 1’de “İftar Sevinci” TRT Haber’de “Yeni Şeyler Söylemek Lazım” Semerkand TV’de “Kalbe Düşünce”, Kanal D’de “Sahurdan Kalplere”, CNN TÜRK'te "Başka Şeyler" isimli programı hazırlayıp sundu. Henüz 2 kızı bir oğlu var, her daim babasının oğlu…

Serdar Tuncer

Dünyada muvaffakiyet, ahirette saadet derdinde olan bir insan, herkesin beğendiği ve sevdiği biri olmaktan alemlerin Rabbi olan Allah’a sığınmalıdır. Çünkü herkesin beğendiği insan ne yaparsa yapsın muvaffak olamaz, herkesin sevdiği insan kim olursa olsun ahiretini mamur edemez.

Peygamber-i Ekber’in sevmeyeni, Dostoyevski’nin beğenmeyeni, Bethooven’ın eleştireni, Yavuz Sultan Selim Han’ın itiraz edeni; hepsinden öte Allah’ın c.c. inanmayanı olan bu dünyada herkesçe beğenilmek ve sevilmek imkansızdır. Din, kültür, sanat, siyaset, ticaret hangi sahada olursa olsun bir insanın herkes tarafından sevilip, yaptıklarının herkesçe beğenilmesi asla mümkün değildir!

Bazı insanlar ya akılsızlıklarından, ya kavgayı göze alamadıklarından, ya da ihtirasları gözlerini kör ettiğinden bu imkansızı başarabileceklerini zannederler. Bu zan sebebiyle tavizler verirler. Duruşları örselenir, haysiyetleri rencide olur, şahsiyetlerinden eser kalmaz. Halbuki tarih boyunca hem en başarılı olanlar hem de en çok sevilenler doğru bildikleri yolda tavizsiz ve bedel ödemeyi göze alarak yürüyebilenlerdir.

O beni sevsin diye bir doğruyu söylemekten vazgeçersen, öbürü ya beni sevmezse diye bir eğriyi yapar hale gelirsen, beriki beni eleştirmesin diye inandığından farklı hareket edersen, diğeri beni alkışlasın diye onun hoşuna gidecek işler peşine düşersen; ortada ne senden eser kalır, ne de ortaya çıkan eser senin olur!

Çuvalladığımız yer işte burasıdır.

Komplekslerimiz, yediğimiz dayaklar, sevdiğimiz koltuklar, arzuladığımız hayatlar, ‘aman idare ediverelim’ler, ‘şimdi kim kavga edecek’ler, nefsani endişeler, daha bilmem neler; ekseriyetle bizi, işi bildiğimiz gibi, inandığımız gibi, olması gerektiği gibi yapmaktan alıkoyar. Her bir hesap, her bir endişe, her bir arzu anlamsız bir yerlere sevk eder, savruluruz.

Doğrunun, iyinin ve güzelin sayısız tarifi var. Her bir tarif esaslı bir çerçeve çizse bile, iş nüansa geldi mi mevzu incelir, başkalaşır. Zamana, mekana, kişiye, meşgaleye, bağlama bakarak bu nüanslar; tarifi, işe yahut kişiye özel hale getirir. Gönül verilen, eyvallah edilen esasa bağlı kalmak ve muhalif olmamak şartıyla nüanstaki farklılıklar tolere edilebilir, dahası çoğu zaman buna mecbur kalınır, beis yoktur. O esaslar bütününe sâbite diyebiliriz sanırım. İnsanın sâbitelerinin bilgisine sahip olması ilkeli bir duruş ortaya koyması için yetmez; irade, ahlak, kalp ve şahsiyet de gerekir.

Bunlardan birisi eksik oldu mu savrulmanın varacağı yerin haddi hesabı yoktur. İnandığımız Allah, gönül verdiğimiz peygamber, kendisinden doğduğumuz tasavvur ‘bu hususta ne der?’ sorusunun yerini başka sorular ve endişeler almaya başladı mı yandı gülüm keten helva!

*Tamam bu işin doğrusu böyle ama böyle yaparsam filanlar ne der?

*Allah şöyle diyor ama şöyle yapıversem beni falanlar daha çok sever.

*Peygamberim böyle yaptı ama ben öyle yaparsam beni koltuğumdan ederler!

*İşimi büyütmek için -yürütmek mi demeliydim?- filanın da beni beğenmesi lazım.

*Herkes bu zamana kadar böyle yapmış ben de onlar gibi yapmalıyım ki burada tutunabileyim.

*Doğru belli ama biraz eğrilirsem daha sempatik olurum beni herkes sever, sonra doğruya daha güzel hizmet edebilirim.

Böyle diye diye insan belki bir yerlere gelir, bir şeyler yapar ama dönüp bir bakıverse aynaya gördüğü kişiden ürker, bu kim diye sorar kendine korkuyla. Halbuki ok gibi dosdoğru olsa, emrolunduğu gibi hareket etse ve başaramasa mesela, yahut işini büyütemese, birileri onu çok sevmese ya da; aynaya baktığında gördüğü kişi kendisi olacaksa muvaffak olmuş demektir.

Doğruyu yapmaya geldik dünyaya, güzeli ortaya koymaya, iyi olmaya ve iyiliği çoğaltmaya geldik. Bunlara dair ölçüyü inandığımız Allah ve Peygamberi net bir şekilde ortaya koydu. Biz o ölçülerle yaşayalım, işimizi o ölçü sahiplerini hoşnut etme arzusuyla yapalım da varsın birileri beğenmesin bizi, varsın birileri de sevmeyiversin, ne kaybederiz?

Muhsin Başkan’a rahmet olsun: Fırıldak olmaya değmez bu dünya!

İddialı başladı yazı, bitsin başka bir iddia ile: Herkes tarafından beğenilme arzusu başarısızlığa götürür insanı herkes tarafından sevilme hevesi cehenneme!

İspatı var mı diyeceksiniz bu iddianın?

Kalbinize sorun, söylesin!

#ne derler
#emrolunduğun gibi
#fırıldak olmak
3 ay önce
default-profile-img
Sevmezlerse beğenmeyecekler beğenseler de sevmezler
Bir özür borcu…
Derin uykuları bölen acının derinliği
Aynı safta
Charlie Hebdo’nun tankları Türkiye’ye gelir mi?
Ucuz fırsatçılıklar…