Almanya’da Saksonya Anhalt’ta yapılan mahalli seçimi AfD açık ara kazandı. Bu eyâlet esâsen Almanya’nın, meselâ Kuzey Vestfalya gibi büyük bir eyâleti değil. Binaenaleyh bu başarı Almanya’nın geneli için ne kadar fikir verir, tartışmalıdır. Yakınlarda Berlin’de de bir seçim olacak. Eğer parti burada da benzer bir sıçrama yaparsa esas o zaman meseleyi başka şekilde ele almak icap edecektir.
Gelin görün ki bu seçimin neticesi sâdece Almanya’da değil, tekmil Avrupa’da büyük bir şokun yaşanmasına sebep oldu. Bu, meselâ 2000 senesinde Avusturya’da aşırı sağcı Heider’in göstermiş olduğu başarı, münferit, ârızî bir durum olarak görülmüş; allem edip, kallem edip Heider’i alaşağı etmişler ve şâibeli bir trafik kazâsında ortadan kaldırmışlardı. Bugün manzara hayli farklı seyrediyor. Ortada tekmil Avrupa’yı içine alan bir siyâsî temâyül mevcut. Aşırı sağın yükselmesi Almanya’ya has bir durum değil. Fransa (Ulusal Birlik Partisi), Hollanda (Liberal Parti), İngiltere (Birleşik Krallık İçin Reform Partisi), İtalya (LEGA ve İtalya’nın Kardeşleri Partisi), İspanya (VOX), vd Avrupa devletlerinde merkez siyâsî partiler hızla eriyor, aşırı sağ partiler doğan boşlukları dolduruyorlar ve iktidârı zorluyorlar.
Aşırı sağ partiler arasında iktidâra ilk gelen parti İtalya’da, İtalya’nın Kardeşleri Partisi oldu. Giorgia Meloni bu partinin lideri. Lâkabı “Duçe’nin Kızı”. Şimdi bir duralım ve soralım: İtalya, Meloni tarafından faşizm ile mi idâre edilmeye başladı? Hayır. Tam aksine, Meloni son derecede pragmatik bir siyâset yürütüyor. Evet, söyleminde katı Hristiyan, muhafazakâr değerlerin sözcülüğünü yapıyor. Göçmenler husûsunda sert çıkışları oluyor. Ama tatbikat sâhasında, meselâ Trump’ın ABD’de yaptıklarının aksine İtalya’daki mevcut sistemi zorlayacak hemen hemen hiçbir şey yapmıyor. Trump onu yakın zamâna kadar pek seviyordu. Şu aralar araları bozuk. Ankara’daki NATO Zirvesi’nde yan yana bile gelmediler. Meloni, faşizm çağrışımı yapacak işler yaparak nefret toplamıyor. Tam aksine, hemen her yerde sempati ile karşılaşıyor.
AfD’nin liderlerinden birisi olan Alice Weidel de Meloni gibi bir kadın. En az onun kadar alımlı. Durumu Meloni ile mukayese edildiğinde durumu çok daha karışık. Söyleminde eşcinselliğe karşı çıksa da kendisi de bir eşcinsel. Göçmenlere karşı haşin konuşmalar yapıyor; ama hayat arkadaşı Sri Lankalı göçmen bir hanım. Almanya ve Almanlığı yere göğe koyamıyor. Ama Almanya’da değil İsviçre’de yaşıyor. (Ahmet Kaya olsaydı “Ne yaman çelişki anneciğim” derdi herhâlde…)
Hem nazizm hem faşizm, ideolojik olarak son derecede eril ideolojilerdir. Elbette bu hareketler içinde sivrilmiş kadınlar da vardır. Ama çok küçük bir azınlık meydana getirirler. Üstelik onlar şuurlu olarak kadınlıktan çıkmış, kendilerini erkekleştirmiş şahıslardır... Ama Marine Le Pen, partinin kurucusu olan babasını âdeta devirerek lider oldu. “Duçe’nin oğlu” değil “Duçe’nin kızı” bugün “neo faşist” hareketin liderliğini yapıyor. Her ikisi de kadınlıklarından tâviz vererek değil, tam aksine, onu vurgulayarak var oluyor. Weidel münâsebetindeki ortağını “karısı” olarak tanıtıyor. Ama ne görünümünde ne de hâl ve hareketlerinde bir erillik mevcut değil. Tam aksine bakımlı bir hanımefendi intibaı veriyor.
Faşist, nazi ve falanjist hareketler çok disiplinli bir teşkilatlanmaya işâret eder. Liderlerin otoritesi mutlaktır. Aykırı alt gruplara izin verilmez. Hâlbuki bugün Avrupa’daki aşırı sağ partiler çok karmaşık yapılar olarak tecessüm ediyor. Sayısız alt grupların ittifakından meydana geliyorlar. Bu da mevcut partileri neo nazi, neo faşist olarak târif etmeyi müşkil hâle getiriyor. Hâsılı, ne liderlik ne de teşkilatlanma kıstasları üzerinden bunları nazizm veyâ faşizm ile ilişkilendirmek kolay olmayacaktır. Ben onlara, aşırı sağ popülist partiler demeyi daha münâsip buluyorum.
Esâsen her şey siyâsî merkezlerin çöküşü ile alâkalı görünüyor. Bu bir anda olmadı. Soğuk Savaş bitip, Duvar yıkıldıktan sonra kurulu yapılar ağır bir krize girdi. Tuhaf olan bunun bir kriz olarak değil bir “aydınlanma”, bir “yenilenme” olarak algılanmasıydı. Yükselen paradigma neoliberalizm olarak bilinen, mutlak olarak ekonomik elitlerin menfaatine çalışan bir paradigmaydı ve eşanlı olarak hem sağın hem de solun üzerinden geçti. Yeni sağ, artık eskisi kadar mahçup değildi. En azından görüntüde sosyal devlet ve demokrasiye saygılı olmak zorunda hissetmiyordu kendisini. Yeni rüzgâr sağı kendisine getirdi. Sağ gibi sağ çıktı ortaya. Tahribat ağırlıklı olarak solda oldu. Merkez siyâsetin ana sütunlarından birisini meydana getiren sosyal demokrat partiler büyük bir ihânete imzâ attılar. Thacher, Kohl gibiler sosyal devleti ortadan kaldıran adımlar atarken buna karşı çıkmak yerine iş birliğine girdiler. Tony Blair, Gordon Brown gibiler, sosyal devleti yıkmak adına Thacher ile yarıştılar. Yeni sol ise sosyoekonomik dünyâ ile bağını kopardı. Sosyalliği tamâmen kültürel bir dâirede kuran bir zihniyet üzerinden kendi dünyâlarını ve dâvâlarını ürettiler. Yeni sağın dar bir kesimi de onlara destek verdi. Ama ana akım yeni sağ, sosyal devlete saldırırken organik sosyal değerlerin haşin savunuculuğunu yapıyordu. Müşterek paydaları, sosyoekonomik fikriyâtı reddeden neoliberal ilkeler setiydi.
Birleşik Krallık’da sosyal devlet ve sosyoekonomik siyâset üretmek geleneği ağır bir şekilde yaralanırken Kıt’a Avrupasında Ren kapitalizmi gerilese de kolay kolay yıkılmıyordu. 1990-2010 arasında Avrupa (Birliği) tuhaf bir yanılsama yaşadı. Amerikan Rüyâsına alternatif bir Avrupa Rüyâsıydı bu. Bir taraftan yeni ekonomi ile barışık, diğer taraftan Ren kapitalizminin kazanımlarının hatırı sayılır ölçüde muhafaza edildiği, kültürel kimlikler ve çevre meselelerinin de çözülebildiği, ABD’nin vahşi siciline alternatif yüksek bir medeniyet alternatifi olmak… Avrupa Rüyâsı buydu ve hayli dikkat çekiyor, ilham verici bulunuyordu. Hâlbuki bu esasta bir yanılsamaydı. Evet fotografik olarak bakıldığında görünen buydu. Ama donmuş görüntülerden çıkıp hayatın akıcılığı içinde bakıldığında manzara değişiyordu. 2010’dan sonra Avrupa ekonomileri ağır bir krize mâruz kaldı. Avrupa Rüyâsını ayakta tutan Çin’e yaptıkları düşük mâliyetli ve yüksek kârlı yatırımlarıydı. Ama 2010’lardan sonra Çin’deki dönüşümün altında kaldılar. Tekmil avantajları bir anda dezavantajlarına dönüştü. Bu kayıplarla rüyâlarını ayakta tutamayacakları âşikârdı. Yeni Sol, Yeşiller, Sosyal Demokratlar ve Hristiyan Demokratlar derhâl bir düşman aradılar ve ekonomilerini askerîleştirerek krizlerini aşmak telâşına düştüler. Düşman bulundu: Rusya. Hızla Birleşik Krallık ile ittifak edip bütün kartlarını bu savaşa yatırdılar. Ama bu panikle yapılan ve hesap edilmemiş bir karardı. Hâsılı, hesapsız kararlarını yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Şimdi bunun altında kalıyorlar. AfD gibi aşırı sağ partilerin yükselişinin baş müsebbipleri, bugün onlardan en fazla ürken ve şikâyet edenlerdir…

