Bir önceki yazımda güncel bir tartışma olan yapay zeka ve otomasyon sistemlerine dair Acemoğlu ve Bernie Sanders’in açtığı tartışmaya odaklanmış ve geleceğin dünyasına dair senaryoları tartışmıştım. Her iki ismin önerilerinin mevcut reel-politik düzlemdeki karşılığı ve uygulanabilirliği bir kenara, geleceğin dünyasını daha insancıl kılma motivasyonuyla ortaya koyulan bu önerilerin tartışılması gerektiğini ifade etmiştim. Nitekim sadece otoriter rejimler değil demokratik dünyanın da benzer sistemleri, savaş teknolojileri başta olmak üzere birçok alana teşmil ettiğini ve bu tür mekanizmaları araçsallaştırdığını ifade etmiştim. Yazıyı bitirirken yapay zeka ve bilişim teknoloji düzeyinde tartıştığımız bu sistematiğe çok erken bir dilimde sosyal bilimlerin de dahil edildiğini söylemiş ve özellikle sosyal bilimlerin istihbarat ve dış politika açısından ne denli elverişli bir saha olduğunu ifade ederek bir sonraki yazıda bu konuyu işleyeceğimi söylemiştim.
Yakın zamanda Peter C. Grace tarafından kaleme alınan ve Georgetown tarafından basılan “The Intelligence Intellectuals: Social Scientists and the Making of the CIA” başlıklı kitap, devlet, istihbarat ve sosyal bilimler ilişkisine dair epeyce bir tartışma yarattı. Kitap, ABD’nin Soğuk Savaş’ın başlangıcında istihbarat alanında yaşadığı sorunları aşmak için gittiği paradigma değişiminde sosyal bilimcilerin kritik işlevine dair önemli şeyler söylemektedir. Kitabın temel tezi, Kuzey Kore’nin Güney Kore’yi işgali başta olmak üzere istihbarat ile ilgili bir dizi süreçte yaşanan başarısızlıklar, geleneksel yöntemlerle istihbarat süreçlerinin yönetilemeyeceği gerçeğini göstermesidir. Bu kırılganlıkları aşabilmek adına Amerikan yönetimi, Yale, MIT ve Harvard gibi parlak üniversitelerden sosyal bilimcileri bünyesine dahil etti ve istihbarat alanında önemli işler yaptı.
Kitabın açtığı tartışmayı biraz daha derinleştirir isek ABD’nin özellikle Soğuk Savaş’ı yönetme stratejilerine dair de epeyce bilgi sahibi oluruz. Grace’in kitabı ile daha fazla tartışılan şey aslında malumun ilamı. Nitekim ABD, 2. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde Soğuk Savaş’ı her cihetten yönetebilecek çoklu bir strateji benimsemiştir. ABD, bir yönüyle kalkınma söylemi üzerinden Sovyet etkisini silikleştirecek bir dizi alt yapı yatırımları yaparken diğer yandan da sanat ve edebiyat alanını fonlayarak bir kültürel savaş yönetmektedir. Frances Stonor Saunders’in “The Cultural Cold War: The CIA and the World of Arts and Letters” kitabında da ayrıntılı biçimde gösterdiği bu durum, Soğuk Savaş sürecindeki Komünizm karşıtı entelektüel faaliyetlerin ABD ile ilişkisini göstermesi açısından oldukça önemli. Savaşın cephe dışında sürdüğü bu yıllarda, devasa yatırımların yapıldığı ve bu yatırımlar üzerinden etki alanlarının genişletilmeye çalışıldığı aşikar. Özellikle sosyal bilimlerin devreye sokulduğu bu dönemde, bu alanların neredeyse bir dış müdahale aracına dönüştürüldüğü gerçeğini de bütün çıplaklığıyla görürüz.
Soğuk Savaş’ın ilk yılları açısından Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu coğrafyanın ABD açısından oldukça önemli olduğunu söylemek gerekiyor. ABD bu yıllarda, iki kutuplu dünyanın dışında kalmak isteyen bağlantısızlar başta olmak üzere birçok ülkeye Batı tipi demokrasinin en anlamlı seçenek olduğu propagandasını yapıyor ve ilgili ülkelere yönelik her türlü teşviki gündeme getiriyordu. Türkiye her ne kadar istikametini belirlese de Komünizm cereyanlarına muhatap olduğu gerekçesiyle odakta tutuluyor ve önemli saha araştırmalarına konu oluyordu. Bu yılları takiben ABD, başta Türkiye olmak üzere Suriye, Ürdün, İran ve Mısır gibi ülkeleri kapsayan saha araştırmaları yapıyor ve ilgili araştırmalarda Türkiye, her daim modernliğe yakın bir ülke olarak konumlandırılıyordu.
Lerner’ın meşhur Balgat çalışması bahse konu ülkelerin hemen hepsinde benzer biçimde yapılıyor ve ülkelerin modernleşme ölçekleri paylaşılıyordu. Modernleşme Kuramı’nın sosyal bilimlerde baskın olduğu o yıllarda, söz konusu araştırmalar devlet namına yapılıyor ve her türlü veri, istihbarat başta olmak üzere Dışişleri Bakanlığı nezdinde değerlendiriliyordu. Bilginin devlet nezdinde ne anlama geldiği nasıl işlevselleştirildiği ve sosyal bilimcilerin burada nasıl bir role sahip oldukları konusu sadece bugünün bir meselesi değil. 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin öncü olduğu bu dalga bugün hangi ülkeler nezdinde ve ne ölçüde temsil ediliyor? Başta yapay zeka ve otomasyon sistemleri olmak üzere her türlü teknoloji devletlerin elinde nasıl bir güce erişiyor. Tüm bu devasa veri ve sistematiği hem sosyal bilimciler hem de mühendisler nasıl ve ne amaçla işliyor? Teknoloji şirketlerinin kapsadığı alan ve devletin nerede durduğu tartışmasını sağlıklı bir düzlemde yapabildiğimiz ölçüde bu tür soruların cevabı daha da anlamlı olacaktır hiç kuşkusuz.

