
Geçtiğimiz günlerde Birikim’in internet sitesinde Tunahan Yıldız imzasıyla yayınlanan bir yazı sayesinde İslamcıların sömürgesizleşme literatürüne olan ilgisi hakkında belli bir kesimde birikmiş epey bir ağrısının varlığına muttali olduk. Doğrusu bunu hiç bilmiyor ve fark etmiyor değildim ama bunun etrafında bu kadar çok lafın birikmiş olduğunu, Yıldız’ın atıf yaptığı yazılar sayesinde fark ettim. Bu da benim kusurum olsun.
İslamcıların sömürgesizleşme literatürüne olan ilgisi hakkında belli bir kesimde birikmiş epey bir ağrının varlığına Yıldız’ın yazısında yaptığı atıflar sayesinde muttali olduğumuzu söylemiştik. Yıldız’ın daha “entelektüel soruşturma dosyası” havasında ilerleyen yaklaşımı sadece İslamcıların yaklaşımlarını fişlemiyor, onlara karşı yazılmış yazıları da bir arada düşünmemişi sağlıyor. Bu sayede Türkiye’de uzun süredir bastırılmış bir zihinsel gerilimin dışavurumu çıkıyor. Mesela progressiftr.com sitesinde Kemal Büyükyüksel’in daha sofistike ve teorik düzeyi yüksek eleştirisini okuyoruz bu sayede… İkisinin dili farklı olsa da, derindeki ortak kaygı aynı: Türkiye’de muhafazakârların, İslamcıların ve yerli-milli diyebileceğimiz düşünsel damarın postkolonyal/dekolonyal teoriyi sahiplenmesi.
Doğrusu burada önce hakkaniyetli olmak gerekir. Büyükyüksel’in yazısı, Yıldız’ın metnine göre çok daha ciddi bir teorik emek içeriyor. Postkolonyal teorinin içindeki açmazlara, negatif eleştirinin sınırlarına, mağduriyet siyasetinin otoriterleşme riskine, halk ve yerellik romantizmine dair söyledikleri bütünüyle yabana atılabilecek şeyler değil. Özellikle şu tespiti önemlidir: Batı-merkezcilik eleştirisi kendi normatif zeminini kuramazsa, kolayca başka bir merkezcilik üretme riskine açık hale gelir. Bu, sadece Türkiye için değil, Latin Amerika’dan Hint milliyetçiliğine kadar birçok postkolonyal bağlam için de tartışılmış gerçek bir problemdir.
Fakat tam da burada, bu eleştirilerin kendi iç körlükleri başlıyor. Çünkü her iki yazıda da hissedilen temel sorun şu: İslamcıların postkolonyal teoriyle kurduğu ilişki, sanki büyük ölçüde stratejik, araçsal ve hegemonik bir operasyonmuş gibi okunuyor. Yani muhafazakârlar Said’i, Fanon’u, Asad’ı, Mignolo’yu veya Salman Sayyid’i gerçekten yaşadıkları tarihsel tecrübeyi anlamak için değil de, adeta bir “iktidar mühendisliği çantası” olarak kullanmışlar gibi bir hava var.
Burada önceden işaret ettiğimiz açıkça çok ciddi bir epistemolojik kibir hissediliyor. Sanki postkolonyal teori doğal olarak seküler-liberal akademinin kullanım alanıdır da, Anadolu muhafazakârı bunu eline alınca birden “tehlikeli popülizm”e dönüşmektedir. Yıldız’ın metninde bu durum daha kaba ve ironik biçimde hissediliyor; Büyükyüksel’de ise çok daha rafine, daha akademik, daha kontrollü bir dille ifade ediliyor. Ama dipteki huzursuzluk aynı. “Bir dakika… Bunlar Said’i nasıl sahiplenir?”
Türkiye’de Müslümanların neredeyse 120 yıldır kendi yurtlarında bir iç-oryanta-lizmin nes nesi olarak muamele gördüklerini bir tek Müslümanlar mı bilir? Onlara bu muameleyi yapanlar bunu bilmezler mi? Bilmelerini neden bekleyelim ki? Süreç zaten bir ülkenin kolonize edilmesi meselesiyse faillerinden bir insaf ve adalet beklemek beyhude. Kolonyalistlere karşı sergilenecek tutum bir direniş ve kurtuluş mücadelesi olabilir, değil mi?
Ya maruz kaldığımız kolonileşme başka suretlerle, başka kılıklarla gerçekleşmiş de bilhassa bu kılıklar güçlü söylemlerle desteklenip beslenmişse.
Bu günlerde bu vesileyle açılan bahse temel bir bilgi olarak tekrarlayalım ki Müslümanların sömürge karşısındaki durumları fantastik-akademik-entelektüel bir ilgi konusu değildir. Onlar bizatihi kendilerini öz-yurtlarında garip, öz vatanlarında parya kılan gerçek bir sömürgenin nesnesi haline geldiler. 1918 yılında yıkılan Osmanlı topraklarını sömürge ülkeleri peşkeş çekti, topraklarını paylaştı, bu topraklar üzerinde de onları İslam’dan uzaklaştırmak üzere ideolojik rejimler inşa etti. O gün bugün Müslüman coğrafyanın maruz kaldığı şey sömürgeden başka bir şey değil. İsimleri Arap, görünürde dinleri Müslüman olmaları bu devletleri özü ve işlevi itibariyle Müslüman kılmıyordu elbet. Varlık sebepleri Müslüman bir siyasi iradenin asla gün yüzüne çıkmamasıydı bu rejimlerin, hala da öyle. Bu konuda hiç mesafe katedilmedi değil ama daha Müslüman coğrafyada Müslümanların kendi kaderlerine sahip olduklarını kimse söyleyemez. Sömürgecilik, zihinsel düzeyde desteklenmek suretiyle ama fiilen devam etmektedir. Böyle olmasa dünyanın en büyük zenginliklerine sahip olan bu coğrafyalar bu zillet içinde kalmaya devam etmezdi.
Müslümanlar için dekolonyalizm bir fantastik-entelektüel teori olmanın ötesinde fiili bir varoluş meselesidir. Haddi zatında bu teori ve söylemi besleyenler de Türkiye’de bu teoriye ilgi duyanların çok ötesinde gerçek siyasi tutumlara sahip insanlardır. Çünkü Fanon’un kendisi zaten bir sömürge karşıtı devrim düşünürüdür. Said yalnızca akademik bir teorisyen değil, aynı zamanda Filistin davasının entelektüel sözcülerinden biridir. Cabral, Cesaire, Mignolo, hatta Salman Sayyid… Bunların hiçbiri steril akademik figürler değildir. Dolayısıyla post-kolonyal teoriyi yalnızca üniversite koridorlarında dolaştığı sürece “meşru”, Müslüman toplumların siyasal diline girdiğinde ise “araçsallaştırılmış” saymak, bizzat Avrupa-merkezci bir epistemolojik refleksin ürünü olarak tebarüz ediyor.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.