Türkiye"nin en hayatî sorunu eğitim sorunudur: Türkiye"nin eğitim meselesi, zihnî, fikrî, kültürel ve siyasî bağımsızlığımızla ilgili bir meseledir.
ZİHNİ KÖRLEŞTİREN, RUHU YOK EDEN VE YETENEK ÖĞÜTEN BİR "MAKİNA"
Türkiye"de bir eğitim sistemi var elbette: Ama sömürgeci bir eğitim sistemi bu.
Yetenek öğüten bir makina"yı, bir "canavar"ı andıran, o yüzden de kendi-kendini sömürgeleştiren savruk ve çarpık bir eğitim sistemi.
Yine bu nedenle, Türkiye"deki eğitim sistemi, bu ülkenin insanının zihnine, aklına, ruhuna pranga vuruyor yalnızca:
Zihnini körleştiriyor, aklını buharlaştırıyor, ruhunu yok ediyor.
TÜRK DİZİLERİNİN "TERSİNDEN MİSYONERLİK" FAALİYETLERİ!
İkincisi ve hiç farkına varamadığımız yakıcı bir mesele de şu: Artık bir ülkenin eğitim sistemini, medya rejiminden bağımsız olarak düşünmek imkânsızlaşmıştır.
Eğitim sistemini, medya rejiminden farklı düşünen toplumlar, sadece düşerler ama düştüklerini bile göremezler.
Türkiye"deki medya rejimi, bu ülkenin ruh köklerini yok etmek, entelektüel dinamiklerini dinamitlemek, hayat damarlarını kurutmak için çalışıyor adeta.
Bunun en çarpıcı ve ürpertici örneği, sözümona Türk dizilerinin özellikle Balkanlara, Ortadoğu"ya ve Türkî cumhuriyetlere yaptığı "tersinden misyonerlik" çıkarmasıdır.
Batı kültürünün posası çıkmış ürünlerinin, bayağı davranış biçimlerinin, bön ve berbat, banal ve ayartıcı dekadans hayat tarzlarının misyonerliğini yapıyor Türk dizileri!
Türk dizileri, Türkiye"nin umut ve ufuk olma imkânlarını yok etmek için tam bir "haçlı savaşı" veriyor bu ülkenin ruh köklerine karşı -sanki!
Dün, İslâm"ın bayraktarlığını yapan bir medeniyetin metamorfoz yemiş çocukları, Türk dizileriyle, Türkiye"nin medeniyet iddiasını, rüyasını ve imkânlarını kurşuna diziyor: "Türkiye"yi unutun!" diyor, Türkiye"nin doğal medeniyet coğrafyasındaki halklara.
Gerçek buyken, Türkiye"nin elitleri, yöneticileri, Türk dizilerinin Türkiye"ye getirdiği dövizin hesabını yapıyorlar!
İşte zokayı yutmak diye buna derim ben.
ZOKAYI YUTMAK, BÖYLE BİR ŞEY İŞTE!
Altını tekrar tekrar çizerek haykırıyorum: Türkiye"deki sığ, pozitivist, çapsız, laikçi eğitim sistemi, yetenek öğüten kıyım makinasını andırıyor.
Türkiye"deki sömürgeci, algı kapılarını dumura uğratıcı, ayartıcı "pornografik" medya rejimi ise ruhumuzu yok eden, hayatımızı çölleştiren bir yıkım makinası gibi işliyor.
Tarih yapmış hiçbir ülkenin eğitim sistemi, yetenek öğüten "canavar"lık cinayetine soyunamaz.
Hiçbir ülkenin medya rejimi ise, o ülkenin ruh köklerini yok eden "tersinden misyonerlik" rolü oynamaz, oynayamaz.
Böyle bir şeyi düşünmek bile, saçmadır.
Ama Türkiye"deki eğitim sistemi ve medya rejimi, çocuklarımızı mankurtlaştırıyor, geleceğimizi yok ediyor, çocuklarımızı elimizden alıyor…
Ama hiç kimsenin, (ne devletin, ne de milletin!) kılı bile kıpırdamıyor!
Zokayı yutmak değil de, nedir bu!
İLÂHİYATLARIN SORUNU, FELSEFEDEN Mİ, İSLÂMÎ İDRAK BİÇİMLERİNDEN YOKSUNLUK MU?
Şimdi zokayı yutmuş birileri kalkmış, felsefesiz ilâhiyât istemiyoruz diye bir kampanya başlatmış!
Oysa asıl can alıcı soruyu kaçırıyoruz: İlâhiyatların sorunu, felsefe eğitiminden yoksun olması mıdır, İslâmî idrak biçimlerinden yoksun olması mı?
Felsefe eğitimine elbette ki, evet; ama İslâmî idrak biçimleriyle irtibat kuramamış, İslâmî ilim, irfan ve hikmet geleneklerine nüfûz bile edemeyen bir ilâhiyât eğitimine kesinlikle "hayır" diyebilmeliyiz.
İslâmî idrak biçimlerine henüz nüfûz edemeyen ilâhiyâtlarda, İslâmî ilim, irfan ve hikmet sütunlarının izini sürmek yerine, felsefe eğitimi mücadelesi vermeye kalkışan zokayı yutmuş kişiler, bu sarkastik ve sarsak çabalarının, ilâhiyâtları nasıl berbat bir çıkmaz sokağın ortasına fırlatmakla sonuçlanacağını idrak edebiliyorlar mı acaba?
İlâhiyâtlar, önce klasik İslâmî ilim, irfan ve hikmet sütunlarını canlandırabilmeli, bunun için de İslâmî idrâk biçimlerini idrak edebilmeli ki, daha sonra bütün felsefelere, medeniyetlerin birikimlerine yaratıcı, imajinatif, çığır ve ufuk açıcı şekillerde açılabilsin.
Ve felsefeyi, farklı bütün felsefeleri de verimli şekillerde kullanabilecek imajinatif ve muhkem bir zemin inşa edebilsin.
Zokayı daha fazla yutmak istemiyorsanız, İbn Sina, Gazalî, Razîler, İbn Arabî, Fuzûlî, Şeyh Galip, Sinan, Yunus, Levnî ayarında nasıl çaplı adam yetiştirebiliriz sorusunun izini sürün lütfen.
Bu sorunun cevabının öncelikle İslâmî idrak biçimlerinin, ilim, irfan ve hikmet güzergâhlarının izini sürmekten geçtiğini zihninize kazıyın hemen, vakit geçirmeden!
Ve unutmayın: Hakikatin izini sürmesini bilemeyenler, sadece hakikatin izlerini silmekle iştigal ederler!
FELSEFESİZ OLMAZ; FELSEFEYLE HİÇ OLMAZ!
Şimdi soruyorum: Aradan yarım asır geçmesine rağmen, ilâhiyâtlardan neden adam gibi bir düşünür çıkmadı sanıyorsunuz ki?
Sözün özü: Hakikatin izi, felsefesiz sürülmez elbette; ama felsefeyle hiç sürülemez. Felsefe, zihnin hapishanesidir çünkü. Önce zihni, hapishanesinden kurtarmak gerek…
İyi de nasıl?
Cuma günkü yazıda sürelim bu sorunun izini…
Başlıklar :


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.