Kurt Seyit ve Şura romanının yazarı, Kurt Seyit'in torunu Nermin Bezmen geçtiğimiz günlerde serinin son halkası olan Dedem Kurt Seyit'le Ben kitabını piyasaya sürdü. Dedesinden bahsederken gözleri dolan Bezmen, 'Eğer onu tanısaydım yine bu şekilde yaşa ama böyle ölme derdim' diyor.
Bu serüvenin sebebi çok geçmişe dayanıyor. Anneciğim bana küçük yaştan kitap okuma alışkanlığı edindirdi. Geniş bir hayal gücüm vardı. Hem kitaplardaki kurgular, masal ve efsaneler hayatımın çok içindeydi. Bunların içinde en etkilendiğim hikâye hiç tanımadığım dedeciğimin hikâyesiydi. Annem ve anneannem de çok anlatırdı. Çocukluğumda hep dedemin neden bir masalı yok diye düşünürdüm sonra dedemin neden bir romanı yok diye düşünmeye başladım. Esasında amacım roman yazmak değildi.
Evet. Ailemizde en yaşlı anneannem kalmıştı. Geçmişle gelecek arasında son köprüydüm. Geriye bir şey bırakmazsam o hikâyeler törpülenerek yok olacaktı. Anneanneme iki sene boyunca saatlerce kendini anlattırdım, sorular sordum. O bana hiç sormadıklarımı da anlattı ve ben notlar aldım. Dedemin Rus ihtilalinden ve anneannemin de 1892'de Bulgar işgali ile Romanya'dan kaçışı ve iki göçmen çocuğunun İstanbul'da aşık olup evlenme hikâyesini yazmak niyetindeydim. Fakat araştırdıkça hikâyenin daha geniş olduğunu gördüm.
İlk kitabımda Rusya'dan birlikte kaçtıkları Şura'nın hikâyesi var. İkinci kitapta ise Murka (Mürvet) yani anneannemle olan aşkı var. Aşk hep var ancak sadece aşk üzerine yazılmış kitaplar değil. Tarih, sosyolojik betimlemeler var. Göç olgusuna karşı duygusal yaklaşıyorum. Çünkü göç, sadece fiziki olarak yapılan bir zoraki yolculuk değil, göç eden insanın ruhu, idealleri, düşleri ve hayalleri her şey beraberinde ya göç edebiliyor veya geride kalıyor. Çerkes, Kafkas, Kırım, Rusya, Romen ve Fransa diyarları bunların karmasından oluşan genetik yapım var. Bunlar sebep olabilir.
Duygusal kırılgan tabiatımın arkasında çok mücadeleci bir yanım var. Dedeme en çok benzeyen tarafım budur. Peşinde olduğum hayale ulaşmak için ne yapmam gerekiyorsa yapıyorum. Biraz kitapta benzer yönlerimi de irdeledim. Kendi hayatım içinde bir yüzleşme gibiydi. Karakterimin fevri tarafını dizginleyerek yaşamayı tercih ettim. O yüzden dedemin uyarılarını dikkate alarak yaşıyorum.
Bolşevik İhtilali sırasında insanların verdiği yaşam mücadelesi, düşmanla dost arasında ani kararlar vermek zorunda kalışı. Arkalarında sevdiklerini bırakıp yeniden hayata başlamaları bütün bunlar son derece zor. Kendi gerçekliklerinden yola çıkarak birebir zaafları, güzel tarafları ve tutkularıyla aktarmayı sorumluluk olarak bildim.
Karakterlere mümkün olduğu kadar objektif olmaya özen gösterdim. Bunun bir varmış bir yokmuş masalı olmasını istemedim. Benim anneannem de dedem de olsalar sonuçta hepsi insan. İnsanda olabilecek hasletler onlarda da var. Karakterlerin hepsini olabildiğince olduğu gibi yansıtmaya özen gösterdim.
Dedemin anlattığı kadarıyla söyleyebilirim; çok ağlayan bebekler ormandan gelen kurt seslerini duyduğu için korkuyor ve ağlıyor diye inanılırmış. İsminin başına kurt konursa çocuk korkusuz olurmuş. Hayatında da hakikaten kurt gibi korkusuz yaşamış.
Elbette farklıydı. Her ilişkinin kendi yaşandığı dönemdeki ruh hali var. İmkânlar şartlara bağlı. Kıyaslayamazsınız veya birbirinin yerine koyamazsınız. Kurt Seyit'in hayatında iki önemli kadın. Şura ve evlendiği iki çocuğu olduğu karısı Murka var bir tarafta da. İki kadını kıyaslayamam. Çünkü ikisi de farklı dönemlerde yaşamış farklı kültürlerden gelen karakterler. Dedem ikisini de çok sevmiş ama birini Şura diğerini de Murka olarak sevmiş. İki kadının benzeyen hiçbir yanı yok.
Çok fazla bir şey yok. Kaçırabildiği değerleri eşyalarını İstanbul'da Kapalıçarşı'da satmak zorunda kalmış. Bana kalan bir kuş tüyü yastığı vardı. Çocukluğumda anneannem bana vermişti. Onun içine kıymetli bulduğu objelerini saklarmış. Dedem bana daha değerli başka bir şey bırakmış olamazdı. Hayatının ve rüyalarının ben hepsinin o yastıkta gömülü olduğuna inanıyorum.
Dedem çok hür seçimleriyle yaşamış bir erkek. Ona 'Yine böyle yaşa ama bu şekilde ölme' derdim. (gözleri doluyor) Verem olmuş ama sanıyorum akciğer kanseri. Rusya'nın cephe şartları çok zor. Karların kapadığı 1944 kışında bir iş seyahati sırasında trende mahsur kaldığında iki çocuklu kadıncağıza paltosunu, atkısını ve şapkasını ve bir delikanlıya da ceketini vermiş. Hasta dönüyor sonra senatoryumda kalıyor ama umut olmadığı çok belli. Dedem öldüğünde 53 yaşlarındaymış.
Çok beğendim. Senaryo danışmanlığını da yapıyorum. Kitabı yazarken kurduğum hayalle tastamam oturdular. Kurt Seyit tiplemesinden daha ziyade ben Şura'da tedirgindim. Çünkü 20. asrın başları Rusya'da yaşayan aristokrat bir kız. Sade, genç, naif ama aynı zamanda çok cesur. Bütün bu karakterleri bünyesinde toplayabilecek kim olabilir? Kadın gibi görüneceğim diye estetikli botokslu tipler olursa ne yaparım? (gülüyor) Naif olacağım derken de sıska birini koysalardı da olmazdı. Hem âşık olduğunu hissettirecek hem de çekingen olacak bunların hepsini bir arada vermesi çok zor olurdu. Kıvanç'a bakınca da dedemi görüyorum. Biraz da garip geliyor oğlum yaşında bir dedem olması (gülüyoruz). Bana yazma, portrelerini çiz deselerdi onları çizerdim.
Hayır. Ben dizi izlemem iyi bir televizyon izleyicisi de değilim. Böyle bir netice çıkmasını beklemiyordum. Benim için şu anda Kurt Seyit artık canlı. Dizinin kitaptan farklı çok yönü var. Kendim senaryo yazdığım için dizilerin nasıl yazıldığını iyi biliyorum. O yüzden kitabına bakarak diziyi izlemesinler. Dizinin matematiği romandan çok farklı. Daha hızlı ve anlık.
Acı. Genetik bir acı olduğunu düşünüyorum. Sebebini bilmediğim, bitmeyen hüzünlerimin nedenlerini kitaplarımı yazarken fark ettim. Hüznüm de göz rengim, burnumun kemeri gibi genetik özelliklerimden biri… O bende yazılı ayrıca hüzünlenmeme gerek yok.
Her gün tekrar tekrar yaşıyorum. 18 Mayıs 1944'ünde Stalin'in emriyle Kırım'da yaşananlar, Türklere yapılan soykırım, ailemin geri kalan kısmının da yok olmasına sebep olmuş. Bu acılar bende hiçbir zaman tedavi olmayacak. Fakat kin ve nefretle yaşamıyorum. Çünkü bu hiçbir yere götürmez. Geçmişte yaşanan acıların unutulmasından da yana değilim. Kırım inşallah yaşadığı acıların aynısını yaşamaz. Umarım o dönemde olduğu gibi Kırım'daki soydaşlarımızı Türkiye yalnız bırakmaz. Çünkü o yıllarda "üç maymun"u oynamışız.
Ben Şura'yı anneannemden tanıdım. Görmüş kendisini de. Dedemin anneanneme aktardığı hikayeleri o da bana aktardı. Yaşarken kim bilir ne kadar kıskandı ama buna rağmen ondan çok iyi bahsetmiştir. Sanırım ömrünün son zamanlarında geçmişi ile hesaplaşma içine girdi.
Ben hepsine empati ile yaklaşıyorum. Hayata bakmamı da kolaylaştırıyor. Dedemi sadece yazmak istemedim. Eğer öyle olsaydı bana anlatılanı aynen aktarırdım. Ben dedemi anlamak istedim. Çünkü yaşadığı zorlu hayata rağmen tekrar ayağa kalkması gururundan ve onurundan taviz vermeyen bir adam. Ancak daha sonra hayata öyle bir çelme takıyor ki hasta olduğu süre içinde intihar ediyor.






