
Hasta mı?" sorusunun son zamanlarda daha çok Başbakan Ecevit için sorulduğunu biliyoruz. Hatta soru, Hürriyet yazarı ve Ecevit''in yakın dostu İsmet Solak tarafından sorulunca daha da güncel hale geldi. Sorunun yoğunlaşması, Ecevit''in normali aşan unutkanlığı ile ilgili...
Şimdi sanırım bu soruyu, kendisini "Büyük Gazete" diye pazarlayan Hürriyet için sormak gerekiyor. Ortada gerçekten klinik bir durum var.
Önceki gün gazetenin, 24''üncü sayfasının sol dibinde "Düzeltme" başlığı ile bir yazı yayınlandı. Görülmemesi için azami itinanın gösterildiği düzeltme yazısı, 2 gün önceki, birinci sayfa yayını içindi. Öyle ki bu yayın manşet dahil sayfanın dörtte üçünü işgal etmekteydi. Bu birinci sayfanın hikayesine geçmeden isterseniz, düzeltme yazısını bir okuyalım:
"Gazetemizin 28 eylül 1999 Salı günkü sayısında birinci sayfadan verilen fotoğrafın geçen hafta çıkan olaylarda 10 tutuklunun öldüğü Ankara Ulucanlar Cezaevi''nde çekildiği belirtilmişti.
"Hürriyet, bu haberi bazı üst düzey Emniyet yetkililerinin verdiği bilgiye dayanarak yayınlamıştır.
"Buna karşılık, sonradan söz konusu fotoğrafın Ankara Ulucanlar değil, olaylardan çok önce Çankırı Cezaevi''noe çekildiği anlaşılmıştır.
"Haber kaynağından doğan bu hatayı düzeltmeyi gazetecilik ilkelerinin gereği sayarken, bu yanıltıcı durum nedeniyle okurlarımızdan özür diliyoruz." Hürriyet.
Bu "düzeltme"yi okuduktan sonra "Büyük Gazete"mize "Özrünüz kabul edilmiştir" deyip, olayı kapatmak sağlıklı olur mu? Sanıyorum olmaz. Çünkü ortada 11 ölümlü bir hadise var... (Garip değil mi, Hürriyet, bir gün önce birinci sayfasında 11 olarak bildirdiği ölü sayısını düzeltmede 10 ölü olarak ifade ediyor.)
Olayın vahamet boyutunu kavramak için hikâyeyi bütünüyle görmek lâzım...
-Cezaevlerinin devletin ihmali sonucu ne hale geldiği, bir hafta önceki Bayrampaşa boğazlaşması ile gözler önüne serilmişti. Cezaevlerine kaleşnikof dahil silahlar, tirliyonlarca para vs. girebilmişti.
-Devlet, Ulucanlar''daki kan gölünden sonra Bayrampaşa''da mahkumlarla görüşme (pazarlık değilmiş!) maratonu başlatmış ve sonunda, tüm cezaevlerindeki direnişi sona erdirecek bir uzlaşma (!) sağlanmıştı. Demek ki böyle de olabiliyordu.
-Ama Ankara Ulucanlar''da başka türlüsü oluyordu.
Cezaevine gece yarısı güvenlik güçlerince baskın yapılıyor ve 11 mahkûm kurşunlarla, saçmalarla ve dayakla ölüyordu. Olay, güvenlikleri devlete teslim edilmiş insanların, güvenlik güçlerince öldürülmesi bakımından dünyanın gözünü faltaşı gibi açan bir mahiyet arzediyordu.
-Böyle bir operasyona, onu haklı gösterecek bir gerekçe lâzımdı.
-İşte burada "medya güdümlemesi" devreye giriyordu. "Büyük Gazete" büyük misyonunu üstlenmeliydi. 28 Eylül tarihli Hürriyet, manşetten, operasyonun "5 DAKİKA ÖNCE"sini veriyordu. Manşet altında "Ankara Kapalı Cezaevi''ndeki teröristler, kanlı isyanı başlatmadan 5 dakika önce, ellerinde sopalarla hatıra fotoğrafı çektirdiler" ifadesi yer alıyordu. Daha altta da kocaman bir fotoğraf... Yüzleri maskeli, elleri sopalı, zafer işareti yapan teröristler...
-Bu yayını okuyunca içimizden "Oh oldu" dememiz bekleniyor olmalıydı. Belki de "Haketmişler, daha beteri yapılmalıydı..." demeliydik. Hele hiç mi hiç, bu cezaevi baskınını sorgulamamalıydık. Ama işte, koca manşete malzeme teşkil eden bu fotoğrafın azıcık kusuru vardı, bir başka zaman, bir başka cezaevinde, başka teröristlerin görüntüsünü veriyordu. Burada, kamuoyunu provoke etmek için kullanılmıştı. Yani gün kurtarılmış, "Büyük Gazete" cezaevindeki kan gölünün üzerine büyük bir şal örtmüştü.
-Eh, iki gün sonra, 24''üncü sayfanın dibinde de "düzeltme" yayınlanınca "medya etiği" kurtulmuş, "onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine" türünden bir mutluluk tablosu sergilenmişti!
Acaba öyle mi olmuştu? Yoksa devlet adına, medya adına, insanlık adına bir şeyler yaralanmış mıydı?
İnsanlar "pis teröristler, bir tanesi eksik olsa ne yazar!" deyip, yüreklerini kapatmalı mıydı olan bitene? Yoksa, devleti ve medyayı sorgulamalı mıydı?
Neden bugüne kadar cezaevlerinin böylesine bir "terör teknesi" haline gelmesine göz yumulmuştu? Neden, görüşmelerle de halledilmesi mümkün (Bayrampaşa örneği gibi) bir hadise, böylesine bir kıyıma dönüşmüştü? Neden "emniyet birimleri" medyayı güdümleme yolunu tutmuşlardı? Ve neden medya, kendisinin güdümlenmesine böylesine amade durumdaydı?
Tabiî ki, bu sorulardan her birinin hesabının sorulacağı yer ayrı... Biz, bize en yakın olanından başladık sorgulamaya... "Hürriyet hasta mı?" diye sorduk. Böylesine stratejik bir güdümlemeye tabi hale gelen bir gazetenin "Büyük"lük iddiasının içinin boşluğu bir yana, ciddi bir yönetim zaafı geçirdiği de düşünülmeli değil mi? Kaldı ki, bu güdümlenme ilk değil. Dünkü Yeni Şafak (s.17) bunun Çetin Emeç dönemine rastlayan tıpkı basım bir örneğini hatırlattı okuyucularına... Şemdin Sakık olayında, güdümleme, Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet Başyazarı Oktay Ekşi''nin özrü ile sonuçlanmıştı... Sık hastalanıyor Büyük Gazete. Bu hayra alamet değil. Bunun özünde devlet güdümlemesine açık olma hastalığı var... Yani özgürlükler (tabi en başta basın örgürlüğü) konusunda hassasiyet eksikliği mevcut... Sayın Başbakanımız kadar, büyük gazetemiz için de ciddi bir konsültasyon gerekiyor.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.