İzlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar, dahil olduğumuz tartışma konuları, takip ettiğimiz fenomenler, dinlediğimiz müzikler, kaçırmadığımız diziler, kullandığımız markalar, popüler kültürün peşine takıldığımız yeni alışkanlıkları, trendleri… Bütün bunlar kurgulandıkları ve etrafa yaydıkları kültürlerle bizi, hayatlarımızı, zihinlerimizi etkiliyor. Bizi az ya da çok dönüştürüyor, istikametimizi başlangıçta belki milimetrik ama zamanla giderek büyüyen açılarda değiştiriyor. Önceki varlığımız ile, bütün bunlarla geçirdiğimiz uzun vakitler sonrasındaki varlığımız arasındaki asla küçümsenmeyecek zihinsel farkları büyük ölçüde bu masum görünüşlü ‘kültürel’ unsurlar, daha doğru deyişle müessirler/etkenler belirliyor.
Bütün bu kültürel süreçlerde seçimleri kendi irademizle biz yapıyormuşuz gibi görünüyor bize, böyle bir imaj oluşturuluyor, böyle bir propaganda yürütülüyor. Belki bu sebeple biz de üstünde pek düşünmeden tedbiri elden bırakıyoruz. O halde soralım; seçtiğimiz filmleri, kitapları, müzikleri nerede buluyor, onlardan nasıl haberdar oluyoruz? Bizzat gidip kitapçı raflarından, sinema önlerindeki afişlerden, müzik dükkanlarından mı belirliyoruz tercihlerimizi? Yoksa popüler dolaşım mecralarında rastladığımız ‘ürün’ler arasından mı görüp alıyoruz? İkincisiyse, seçimlerimizi aslında başkalarının önümüze koydukları belirli bir listeden yapmış, yani aslında algoritma denen kasıtlı kurguya teslim olmuş, gerçek bir seçim yapmamış oluyoruz. Popüler diyebileceğimiz her şey için geçerli bir açmaz bu! Ne ilgilendiğimiz meseleler ne girdiğimiz tartışmalar ne kapıldığımız trendler ne edindiğimiz yeni alışkanlıklar ne kullandığımız markalar ve ne bunun gibi diğer şeyler, biz aksine inanmayı çok istiyor olsak da hiçbir zaman bize ait seçimler değiller. Ve yazık ki zihinlerimiz üzerinde çok büyük dönüştürücü etkileri var.
Eduardo Galeano ‘Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri’ kitabında ‘kültür’ kavramının değişen anlamı üzerinde önemli bir tespitte bulunuyor: “Bizim için kültür, kitapların, tabloların, senfonilerin, filmlerin ve tiyatro eserlerinin üretim ve tüketiminden ibaret değildi. Bu başlangıç noktası bile değildi. Bizim kültürden anladığımız, kişiler arasındaki her türlü buluşma alanının yaratılmasıydı ve bizim için, tüm kimlik simgeleri ve ortak hafıza (kim olduğumuzla ilgili tanıklıklar, hayal gücünün kehanetleri, olmamız engellenen şeye yönelik ihbarlar) kültür demekti.”
Kültür kavramı çok tartışılan bir kavram… Kültür alanını besleyen atardamarların kimin kontrolünde olduğu gibi bir soruyla konuya yaklaşılırsa yeterince tartışmaya açılmadığı da söylenebilir hatta. Kültürel unsurların aynı zamanda birer ticari ürüne ve kültürel üretimin gittikçe büyüyen sektörlere dönüşmüş olması ‘kültür’ havuzunun içine kattığımız her şeyi tartışmalı hale getiriyor. Ticaret kendi kuralları olan bir dünya, bu dünyanın patronlarının kültürel faydayı ticari getirinin önüne koyacaklarına inanmak safdillik olur. Zaten öyle olmadığı da açık! Bugün kültür etiketi vurulan her ürün aynı zamanda bir pazar ürünü, yani bir ‘mal’! Dolayısıyla kültürel beslenme diyerek tedbirsiz yiyip içtiğimiz o sofranın bizi ciddi gıda zehirlenmelerine sürükleme ihtimalini hiçbir şartta hafife almamak gerekiyor!
Günümüzün popüler yazarlarından Gabor Mate de ‘Dağınık Zihinler’ kitabında kültürün tehlikeli gidişatı hakkında çarpıcı şeyler söylüyor. Özellikle son cümleye dikkat: “Modern kültürün bizzat kendisi DEB (Dikkat Eksikliği Bozukluğu) semptomlarını birer yaşam tarzı normu haline getirmiştir; hiper-hız, saniyelik görüntüler, uzaktan kumandayla sürekli kanal değiştirme, sabırsızlık ve anlık doyum arayışı. Beyninde nörogelişimsel bir devre kopukluğu olmayan sıradan insanlar dahi, bu çılgın kültürel bombardımana uyum sağlamak adına dikkatlerini parçalamakta ve ‘sözde DEB’ belirtileri sergilemektedir. Kültür, derinleşmeyi ve sakin kalmayı cezalandırırken yüzeysel dağınıklığı ödüllendirmektedir”

