Geçtiğimiz hafta, Avrupa ülkelerinin Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya ve ABD arasında ekonomik ve askeri bakımdan sıkışıp kalmış hâlinin yarattığı toplumsal fay kırılmalarından bahsetmiştik. On yılı aşkın süredir devam eden savaşın ekonomi ve güvenlik boyutunun yanında, elbette Avrupa için siyasi bir maliyeti de olacaktı. Son yıllarda azımsanamayacak sayıda Avrupa ülkesinde “aşırı sağ partilerin” iktidar olmasıyla birlikte, kıtadaki güç bloğunu temsil eden Almanya ve Fransa’da da durum farklı değil. Alman ve Fransız milliyetçisi, daha korumacı ve Avrupa Birliği karşıtı söylemlerle öne çıkan siyasi partilerin oylarında gözle görülür bir yükseliş söz konusu. Şayet tek başlarına iktidara gelirlerse, İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı aldığı süreci tanımlayan Brexit sürecine benzer şekilde Fransa’da Frexit, Almanya’da Dexit süreçlerinin yaşanmayacağını kimse garanti edemez.
Kıta Avrupa’sından siyasi olarak resmen ve tamamen ayrılan İngiltere ise gerek Ukrayna savaşı gerekse Brexit’ten umduğunu bulamadı. Siyasal istikrarsızlık ve liderlik sorunları İngiltere’nin içeride olduğu kadar küresel konumlanmasında da belirsizliklere neden oldu. Öyle ki 2016’da birlikten ayrılma referandumundan bu yana ülkede 6, AB’den resmen ayrıldığı 2020 yılından bu yana ise 4 başbakan değişti. Ekonomi ve güvenlik politikalarında İngiliz kamuoyunu ve kraliyetini tatmin edemeyen Muhafazakâr ve İşçi Partileri hükümetleri iki seneden fazla sürmedi. Hatta Boris Johnson’dan sonra gelen Liz Truss sadece 49 gün başbakanlık yapabildi.
Brexit sonrası Trans-Atlantik ilişkilerde Avrupa parantezinden kurtulan ve Washington ile daha güçlü ilişkiler tesis etmek isteyen İngiltere’nin bu beklentisi de boşa çıktı. Zira Donald Trump’ın ilk dönemi (2017-2021) ve şu günlerde ikinci senesini sürdüğü ikinci dört yıllık başkanlık döneminde de onunla hiçbir İngiliz hükümetinin yıldızları barışmadı. Kral Charles’ın son Washington ziyareti de bir nevi Trump döneminde iyiden iyiye kopan bu “özel ortaklık” mimarisinin yeniden inşa edilmesi için bir fırsat olarak görüldü.
Ancak öyle anlaşılıyor ki bu yılın Nisan ayında Beyaz Saray’daki özel akşam yemeğinde Trump’ın daha önce yaptığı “Biz olmasaydık Almanca konuşuyor olurdunuz” mealindeki Avrupa’yı küçümseyen nüktelerine Kral Charles’ın aynı şekilde mukabele etmesi, İngiltere’nin şimdilerde başka bir dertle hemhâl olmasına neden oluyor. ABD Başkanı Trump’ın bu hafta İrlanda’nın başkenti Dublin’e yaptığı ziyarette birleşik İrlanda fikrini desteklediğini ifade etmesi son derece manidar oldu. Öyle ki ABD, son 30 senedir, İrlanda-İngiltere arasında imzalanan ve İrlanda Kurtuluş Örgütü (İRA)'nın tasfiyesiyle sonuçlanan Hayırlı Cumalar (1998) anlaşmasından bu yana bu konuda tarafsızlığını korumuştu. Hatta dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ve Senatör George Mitchell süreçte ana arabuluculuk yapmışlardı. Trump’ın bu adımı ise doğrudan Londra yanlısı olan İrlanda Cumhuriyeti ile İrlanda’nın birleşmesini savunan İrlanda Kurtuluş Örgütü (İRA)’nün siyasi kanadı Sinn Féin ve İrlanda milliyetçileri nezdinde büyük ilgi gördü. Gördü görmesine, ancak ABD’nin doğrudan İrlanda’nın İngiltere ile bağını koparıp birleşmesini önermesi bugüne kadar Washington-Londra hattındaki tüm teamülleri altüst etti. Londra’nın Washington’a bir misillemesi olacak mı? Göreceğiz.
Öte yandan geçtiğimiz hafta İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband’ın ilan ettiği, İsrail’e karşı İngiltere dahil 12 ülkenin Batı Şeria’daki İsrailli işgalcilerle ekonomik ilişkileri kesme kararı, soykırımcı İsrail hükümetini hayli kızdırdı. Bugüne kadar karşısında Batı'dan böylesi güçlü bir bloğu görmeyen İsrail’in Washington ve Londra’daki lobilerini harekete geçirmiş olma ihtimali de yüksek.
İngiltere’nin ekonomik ve güvenlik endişelerinin yanı sıra, şimdilerde arka bahçesi olarak gördüğü ancak tarihsel etnik ve dini temelli ayrışmaların peşini bırakmadığı ülkelerle yaşadığı siyasal gerginlik de eklendi. Trump’ın İrlanda seyahati ile aynı günlere denk gelen ve ilk kez aynı anda Birleşik Krallık ’tan ayrılarak bağımsızlıklarını isteyen liderlerin iktidarda olduğu bir dönemde gerçekleşen Kelt Zirvesi’nde liderler, yayımladıkları mutabakat metninde “Westminster’ın devri bitiyor, İngiltere’yi bunun için gerekli anayasal düzenlemeleri yapmaya çağırıyoruz” diyerek Londra’ya adeta meydan okudu.
Tarihinde ilk kez İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’da aynı anda bağımsızlık yanlısı hükümetlerin işbaşında olduğu bir dönem yaşanıyor. Bu hükümetlerin bağımsızlık taleplerinin yanı sıra bir başka ortak özellikleri İngiltere’nin sunduğu ekonomik modelleri reddetmeleri ve AB içinde yer almak istemeleri. The Guardian tarafından yapılan güncel anket sonuçları, yarın bir referandum yapılması halinde İskoçya’da seçmenlerin yüzde 47'sinin, Kuzey İrlanda'da yüzde 36'sının ve Galler'de yüzde 32'sinin bağımsızlıktan yana oy kullanacağını gösteriyor. 2014'teki referandumdan bu yana İskoçya'da bağımsızlığa verilen destek yüzde 45-50 bandında seyrettiği belirtiliyor. Galler'de ve Kuzey İrlanda'da ise bu rakamlarda bir artış olduğu ifade ediliyor. Sinn Féin, İrlanda'nın birleşmesi referandumunun 2030’a kadar yapılacağını, İskoçya’da iktidarda olan İskoç Ulusal Partisi (SNP) ise önümüzdeki 5 yıl içinde ikinci bir bağımsızlık referandumunu gerçekleştireceklerini açıkladı.
Şu anda bu ülkelerde böylesi bir referandumun düzenlenmesi yetkisi doğrudan Londra’daki Birleşik Krallık Parlamentosu’na ait. Bağımsızlık referandumlarının önü ancak anayasal bir değişiklikle; Londra’nın bu üç Kelt ülkesinin ulusal parlamentolarına yetki devretmesiyle açılabilir. Bu nedenle Cardiff Zirvesi’nde liderler, Londra hükümetine bu anayasal değişikliği yapması için çağrıda bulunuyor.
Londra’da şu günlerde merkezi yönetimden belediyelere yetki devrini savunan politikalarıyla şimşekleri üzerine çeken İngiliz Başbakanı Burnham ise Kelt ülkelerinden gelen bağımsızlık referandumu çağrılarına “gündem dışı” diyerek yanıt veriyor. İngiliz hükümetinin İskoçya, İrlanda ve Galler’deki ana gündeminin ayrışmayı savunan siyasi konular ve anayasal tartışmalar değil, ekonomik odaklı olduğunu söylüyor.
Çok net görüldüğü üzere, bu son gelişmeler 10 Numara’daki Londra hükümetinin üzerindeki siyasi baskıları hayli artıracak. Arka bahçesi olarak gördüğü bu ülkelerden gelen ayrılma ve referandum taleplerini şimdilik veto edebiliyor; ancak İngiltere’nin gerek Brexit gerekse Ukrayna savaşının ekonomik ve siyasi maliyetlerinden kurtulamaması durumunda, önümüzdeki dönemde bu statükonun hem içeriden hem de dışarıdan daha da zorlanacağını kestirmek mümkün.

