Rabbimiz şefaatlerine nail etsin, rahmetli Ömer Tuğrul İnançer hazretlerinin daha önce izlemediğim bir videosu gözüme değdiğinde, dinlemediğim bir ses kaydı kulağıma eriştiğinde beni bir heyecan sarıyor. Çünkü biliyorum ki birazdan iki uçak gönlümün dünya ticaret merkezine dalacak ve bütün bedenim “breaking news” olacak.
Emaneti teslim etmişlerden üç, yaşayanlardan iki kişi yapabiliyor bana bunu. Zihnimde muazzam bir tesir alanı oluşturuyorlar ve birdenbire bir süreliğine gündemimi ele geçiriyorlar. Yakışıklı istila.
Allah’ın bazı sevgili kulları böyledir. Son dakikanızı, önemli gelişmenizi, gündeminizi teslim alıp size bu dünyanın kirini pasını, çöpünü tozunu unuttururlar. Kalbinizi cilalarlar ki Nuri Leflef’in deri çatlatmayan cilası da öyle değil.
Siz duyduğunuzu nakletseniz olmaz aynı tesir. “Tavrına kurban olayım” dizesindeki gibi gelişir olaylar. O tavrın, o edanın, o üslubun, o tınının içine düşüverirsiniz. Bazen kuyuya düşen Yusuf gibi, bazen bıçağa düşen İsmail gibi…
İnsanın pek çoğuna üzülürüm de nasipsizine bir ayrı üzülürüm. Kalbini titreten, kimyasını değiştiren, tesirine girince sarhoş olduğu hiç kimsesi olmadan olur mu insanın? “Varayım yanına da ağzından inci mercan, gözlerinden muhabbet saçılırken mest olayım” diye düşündüğü bir kimsesi olmaz mı? Muhammed(s.a.v)’in muhabbetten hasıl olduğunu, Muhammed(s.a.v)’siz muhabbetten hiçbir şeyin hasıl olmayacağını bilmez mi? Bunca mı yeter görür insan kendini, bunca mı yeterli görür?
“Varayım yanına da varlığımı unutayım” dediğin biri sana hiçbir şey yapmazsa dünyanın boş, bomboş bir şey olduğunu hissettirir bir anlığına. Yetmez mi? “Kuyudan çıkınca üstüm başım dünya bulaşığı” diyordu ya şair. O kuyuya düşüp dünyayı bir anlığına da olsa unutmak istemez mi?
“Fukara bilir muhabbetin lezzetin / insan yok olmağ ile bulur izzetin” desem de anlayan anlasa, fukaranın da keyfi gelse.
Uzattım ki tadını kaçırdım belki de.
Şöyle anlatıyor izlediğim son videoda Ömer Tuğrul İnançer hazretleri: İbrahim Ethemlerden bir İbrahim Ethem, tacı tahtı terk edip de muhabbete düşünce, aşkla yanıp da kendinden çıkıp kendine gelince şeyhi azizi demiş ki “yürüyelim.”
Bir uzun yola çıkmışlar cümle dervişanla. Ancak şeyh efendi diğer dervişlere demiş ki “yol boyunca bu İbrahim Ethem’in arkasından yanaşıp ayağına basın, buyruğumdur.”
“Şeyh buyruğun tutmak gerek, yolu yoldan seçmek gerek” fehvasınca dervişler o uzun yolda İbrahim Ethem’in ayağına basıp durmuşlar. İş öyle noktaya gelmiş ki sonunda İbrahim Ethem’in ayakları kanamaya başlamış. Bu eziyetin sonunda İbrahim Ethem dervişana dönüp “siz beni hala padişah İbrahim Ethem zannediyorsunuz ama ben derviş İbrahim Ethem’im. Kızmam artık” demiş.
Dervişler, olan biteni şeyhlerine arz edip İbrahim Ethem’in de sözünü nakledince şeyh efendi gülümsemiş ve şöyle demiş: “Vay kerata vay, hala padişahlığını unutamamış, basın ayağına.”
Ayağına bir basan olsun efendi. Ayağına bir bastıran olsun. Padişah olduğunu (daha doğrusu padişahlık vehmini) bir unutturanın olsun. İki uçak çarpsın nefsine efendi. Tarumar olasın. Gözün ıslansın ki gönlün durulsun.
Allah. Eyvallah.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.