İki gün sonra Zafer Bayramı’nı gururla idrak edeceğiz. Milli Mücadelemizi çobanından muallimine, ev hanımından hemşiresine, imamından gazetecisine, müderrisinden entelektüeline, askerinden komutanına kadar bu vatanın tüm cesur ve fedakâr insanlarının gayretleriyle kazandık. Milli Mücadelemizde tekkelerin ve sufîlerin katkısı fevkalade önemlidir. Bunlardan birini hem adı geçen kişilere rahmete vesile olması hem de vefa borcumuzun edası için sizlerle paylaşmak istiyorum. Eyüp’teki Hatuniye Tekkesi’nin postnişini Kadirî şeyhi Sadeddin Efendi (ö. 1930) ile oğlu Nazmi Efendi’nin (ö. 1991) tüyleri diken diken eden hikâyesini gelin birlikte okuyalım.
Hak âşığı ve memleket sevdalısı olan bu iki güzel insan, Millî Mücadele başladığında, Osmanlı ordusuna ait silah depolarında bulunan silah ve cephanenin Anadolu’ya intikalinin sağlanması ve halkın düşman saldırılarından korunması amacıyla kurulan “Mim Mim” adlı gizli istihbarat teşkilatına katılıp faal olarak çalışmaya başlarlar. Sadeddin Efendi bu dergâhı teşkilatın Eyüp bölgesindeki merkezi hâline getirir. Gizlice silah nakleden motorlardan biriyle Anadolu’ya geçip fiilen cepheye katılmaya teşebbüs eden Nazmi Efendi işgal kuvvetleri tarafından yakalanıp hapse atılır ve günlerce ağır işkencelere uğrar. Bir süre sonra teşkilatın devreye soktuğu kişiler vasıtasıyla serbest bırakılır. Bu olay vesilesiyle Sadeddin Efendi’nin Anadolu’ya silah sevkiyatını yönettiği anlaşılır ve şeyhlik görevinden azledilir (Bk. “Nazmi Efendi”, DİA).
Şimdi bu olayın detaylarını bizzat Nazmi Efendi’nin anlatımıyla okuyalım: “Merhum pederim Sadeddin Ceylan Efendi, Kadirî şeyhi olduğu gibi, bütün ecdadı da bu tarikatın şeyhliğini yapmış bulunan bir ailenin mensubu idi. İşgal sırasında Hatuniye Dergâhı’nın idaresi uhdesinde bulunan merhum pederim Şeyh Sadeddin Efendi, bu hizmet ve fedakârlıkların yazılıp çizilmesine ve duyurulmasına hiçbir zaman taraftar olmamıştır. Hakikaten ben de onun bu arzusuna uyarak bu faaliyetten şimdiye kadar hiç kimseye bahsetmedim. Fakat sizin buraya kadar birkaç defa teşrif ederek ısrar etmeniz karşısında bugüne kadar hassasiyetle takip ettiğim bu prensipten ayrılmaya mecbur kaldım.
Merhum pederim, zaferden sonra tekkemiz mensuplarının, düşman tehdidi altındaki hizmetlerinin tespitine ve yazılmasına ve hatta bunlardan birçoğunun istiklâl madalyası almasına da şiddetle muhalefet etmişti. Zaferden sonra bir gün istiklâl madalyasına hak kazananları tespit maksadıyla bizim gibi gizli çalışanları arayıp bularak kaydeden Yarbay Tevfik Bey, ziyaretimize gelerek bu hususta bazı sualler sordu. Kendisine verdiğim cevapları yazmakta bulunduğu bir sırada, içerdeki odadan konuşmalarımızı duyan merhum pederim, ikindi namazına gitmek üzere abdest almış, kollarını kuruluyordu. ‘Oğlum, bu yaptığınız nedir, ne yapıyorsunuz?’ diye sordu. Ona durumu anlattık. Bunun üzerine: ‘Oğlum, biz bu işi madalya için yapmadık! Biz derviş adamlarız. Bize din ve vatan yolunda vacip olan bir hizmetin karşılığı olarak madalya almak yakışmaz. Lütfen o yazdıklarınızı yırtınız.’ dedi. Tevfik Bey’in ısrarlı ricalarına rağmen kararından dönmedi. Notları gözünün önünde yırttırdı. İşte bu vak’a dolayısıyla Eyüp’teki Kuvâ-yı Milliye çalışmalarının birçokları sır hâlinde kalmıştır.
Biz Eyüp grubunda çalıştık. O zaman İstanbul’da bu silah kaçırma işini idare etmek üzere ‘Mim Mim Grubu’ adıyla gizli bir cemiyet vardı. Bizim tekke ile bu gizli teşkilat arasında irtibat sağlayan ve Eyüp’teki faaliyetin reisliğini yapan, edebiyat muallimi Hafız Kemal Bey idi. Bu zat daha sonra Bilecik mebusu olmuştur. Bayezid’deki bir kahvehanede herhangi bir müşteri gibi oturur ve teşkilatı idare ederdi. Ben de gazete satmak bahanesiyle o kahvehaneye girer, kendisine istediği bir gazeteyi verirken içine iliştirilmiş veya bir kenarına şifreli olarak not edilmiş bulunan haberi böylece ona ulaştırırdım. Gazete satarak bir müddet dolaştıktan sonra tekrar yanına geldiğimde: “Al oğlum, bu gazeteyi okudum. Sen bunu tekrar satarsın.” diyerek bana iade ederdi. Bu iade edilen gazetenin iç sahifelerinin münasip bir yerine cevabını veya emirlerini not etmiş bulunurdu.
Hatuniye Dergâhı dört, beş dönümlük geniş bir arazinin içinde idi. Bu saha aşağıda dere içinde başlayıp yukarıda Piyer Loti’ye kadar devam ederdi. Bu sebeple orası etrafında ev vesaire olmayan ıssız bir yerdi. Civar sırtlardaki silah depolarından kaçırdığımız silah ve cephaneleri önce dergâhın bitişiğindeki küçük caminin minaresine doldurup saklardık. Aşağıda, Haliç kenarında ise İplikhane Askerî Kışlası vardı. Oradan İsmail Çavuş adında bir asker dergâha gelerek bize silah kullanmasını ve bomba atmasını öğretirdi.
Bu silahları etrafı gözetleyerek tenha bir zamanda ve geceleyin arka tepeye geçip, Kaşgârî Tekkesi’nden aşağıya doğru indirirdik. O zaman orada İplikhane Hastanesi vardı. Pederim Sadeddin Efendi, aynı zamanda oranın da imamıydı. Onun bu vazifesi işimize çok yarıyordu. Bu hastaneden temin ettiğimiz tabutlar içine silahları yerleştirir, güya birisinin cenazesini taşıyormuş gibi tekkenin bitişiğindeki camiye getirirdik. O zaman oranın Recep adında bir muhtarı vardı ki evi yol kenarındaydı. Bu evin Hakkı Efendi adında bir bekçisi vardı. Bu zatın Arap asıllı olan Seniha Hanım adındaki ailesini gözcü olarak kullanmak suretiyle hastaneden aldığımız silahları tabut içinde önce bir eve getirir, sonra da Reşadiye Mektebi’ne taşırdık. Orada sandalcı Osman Ağa vardı. O gelir, Bostan İskelesi’nden bu silahları kayık veya motora yükletirdi. Hemen bitişikte bir de imaret vardı. Bu imaretin ambarından alınan mısır gibi zahireyi dökmek suretiyle silahların üzeri örtülürdü.
Silahları depolardan çalabilmek için tatbik ettiğimiz çeşitli usuller vardı. Bunlardan biri de o zaman boş olan bu tepelerde çobanlık yapmaktı. Şimdi Taşlıtarla denilen yerde Kanlıçınar adında büyük bir çınar ağacı vardı. Mahallenin çobanı Kel Şükrü ile orada buluşuyordum. Bu zât gayet fakirdi. Yegâne azığım olan katıksız ekmeğimi onunla bölüşüyordum. Kel Şükrü gayet güzel kaval çalardı. Kaval çala çala hayvanları otlatmak bahanesiyle silah depolarına yaklaşıyordu. Kel Şükrü’nün bir de kasaturası vardı. Silah depolarının kerpiç duvarlarını bu kasatura ile delerek içerdeki silah ve cephaneyi boşaltmaya başlardık. Bir de merkep tedarik etmiştik. Depolardan aşırdığımız silahları çuvallara doldurarak bu merkebe yüklerdik. İçinde silah bulunduğunun anlaşılmaması için de tırnav kökü çıkararak çuvalların üzerine sarardık. Bu kök, odun gibi yakmak için kullanılırdı. Bu suretle civardan odun toplamış gibi bir tavır alarak tekkenin yolunu tutardık.
Bu depoların başında Hintli askerler bulunurdu. Bazen çamaşır yıkamak için dereye inerlerdi. Bu vaziyette onların şüphelerini celbetmeden yanlarından geçebiliyorduk. Bir müddet sonra işi geliştirerek merkep yerine bir atla taşımaya başladık. Bir gün bu depoda açtığımız gedik çöktü. Şükrü bir akşam depoda mahsur kaldı. Ertesi gün bin bir korku içinde Şükrü’yü çıkardık. Buna rağmen Keçesuyu denen yerdeki bu cephanede ne var ne yoksa hepsini çıkardık. Bir defasında da ramazan münasebetiyle ramazan davulu çalıyormuş gibi bir mana vererek davulun içinde el bombalarını kaçırdım.
Bu faaliyeti bir hayli devam ettirdikten sonra, fiilen cephede çalışmak üzere, silah kaçıran motorlardan biriyle Anadolu’ya geçmeye teşebbüs ettik. Fakat yakalanarak Arabyan Han’a götürülüp hapsedildik. Burada günlerce kırbaç altında inletildik. Teşkilatın bin bir güçlükle temin edebildiği hususi bir tavsiye ile buradan kurtulduksa da bu suretle Anadolu’ya geçememiş olduk. Fakat kurtulur kurtulmaz eski vazifeme daha hırslı olarak yeniden başladım. Bu hizmeti sevk ve idâre ettiği için Sâdeddin Ceylan Efendi’yi vazîfesinden attılar.” (Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahitler, 303-310).
Milli Mücadeleye gönderilmek üzere Osmanlı ordusunun silah depolarından silah kaçırma faaliyetinin merkezi olarak kullanılan bir tekke, gâh tabutta gâh ramazan davulunda kaçırılan silahlar ve tüm bu faaliyetleri cesurca yürüten yiğit bir şeyh efendi ile onun yiğit derviş oğlu. Aslında tam filmi çekilecek ilginç bir hikâye. Sadeddin Efendi, riyaya girer endişesiyle ve mükafatını Yüce Mevla’dan almak ümidiyle bu hikâyeyi anlatmayı sevmezmiş. Oğlu Nazmi Efendi de âhir-i ömründe ısrar üzerine anlatmış. Bugün için anlamakta zorlandığımız bir durum. Bu kadar büyük cefakârlıklar ve fedakârlıklar çekmek; ama tam bir sufî ahlâkıyla bunları anlatmaktan bile çekinmek, verilecek olan istiklal madalyasını bile istememek. İşte böyle mana erleri, böyle büyük insanlar geçmiş bu topraklardan. Kim bilir kayda geçmemiş nice benzer fedakârlık hikayeleri var. Bu vatan; kalbi imanla, vatan sevgisiyle ve cesaretle dolu nice yiğitlerin gayretleriyle işgalden kurtuldu. Cümlesinin ruhu şad olsun; kabirleri nur olsun.
Onların torunlarının, bu mukaddes vatan emanetine kıyamet sabahına dek imanla ve vatan sevgisiyle sahip çıkabilmesi niyazıyla.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.