Geçen gün bir okuyucumun sorduğu birkaç soruya verdiğim cevabın -önemine binaen- bir kısmını paylaşacağım bugün sizinle:
Soru: Allah Teâlâ’nın bazı sıfatlarını niçin tevil ediyoruz?
Cevap: Müteşâbihât konusunda aslolan “tenzîhin muhafazası”dır. Bunu “tefvîz”le mi yoksa “tevîl”le mi yaptığımızın önemi yoktur. Yani Allah Teâlâ’yı başka bir varlığa -şu ya da bu tarzda- benzetme arızasına düşmekten uzak durabildiğimiz sürece problem yok. Burada iki nokta önemli: Müteşâbih sıfatlara anlam ve keyfiyet tayin etmemek ve tevîli kategorik olarak reddetmemek. Selef’te gördüğümüz de tam olarak budur. Bunu yapabildiğimiz sürece gerisi teferruattır.
Bugün neden akidede Selef çizgisini takip etmiyoruz? Bunun cevabı şudur: Selef müteşâbihât alanında tefvîz çizgisindeydi ve teşbîh problemi yaşamıyordu. Bugünse (yani Selef asrı sonrasında müteahhir dönemlerde) teşbîh arızasını çarpıcı şekilde yaşıyoruz.
Günümüz “Selefî”lerinden birkaç örnek vereyim:
*İbn Huzeyme’nin, Allah Teâlâ’nın “parmak” sıfatını inkâr eden -adını vermediği- birinden bahsettiği bağlamda, Kitâbu’t-Tevhîd muhakkıkı Muhammed Halîl Herrâs aynen şöyle der: “Allah Teâlâ’nın ‘parmakları’ bulunduğunu kabul eden kimse O’nun ‘elinin’ olmadığını nasıl söyleyebilir? Oysa parmaklar elin bir parçasıdır!”1
*Abdullah el-Guneymân: “… Allah’ın Kitabı’nda ve Resulü’nün Sünneti’nde Allah Teâlâ’nın iki elinin bulunduğunu ve ellerinde parmaklar olduğunu ispat konusunda çeşitli nasslar mevcuttur…”2
Bu iki nakilde açıkça gördüğümüz iddia şudur: Allah Teâlâ’nın iki eli ve iki elinin parmakları vardır!
Evet Kur’an’da ve Sünnet’te Allah Teâlâ’nın “el” sıfatı bulunduğunu anlatan nasslar mevcuttur. Keza Allah Teâlâ’nın “parmak” sıfatı bulunduğunu anlatan hadisler bulunmaktadır. Problem şurada ki, bu nassların hiçbirinde “parmak” sıfatının “el” sıfatının bir parçası olduğu zikredilmez. Yani “el” de “parmak” da müstakil birer sıfattır ve birbirleriyle bu tarz ilişkileri yoktur. Bunlar birer “sıfat” olduğu halde adı geçen müellifler tarafından birer “organ” olarak algılandığı için bilinçaltı devreye giriyor ve “parmaksa elde bulunmalıdır” mantığı yürütülüyor! İşte Ehl-i Sünnet ulemasının sakındırdığı “teşbîh” tam da budur!
* İbn Cibrîn Allah Teâlâ’nın “vech” sıfatından bahsederken şöyle der: “Allah Teâlâ’nın “vech” sıfatını inkâr eden Mu’tezile, Râfıza vb. “Yeryüzünde bulunan herkes yok olacaktır. Sadece celal ve ikram sahibi Rabbinin vechi kalacaktır”3 ayeti hakkında şöyle der: «Yani zatı kalacaktır” derler. Bu lügat açısından sahih ise de -ki bazen parça zikredilerek bütün kastedilir-, ancak bu ayetin “vech” sıfatına ve onun zatın bir cüz’ü olduğuna delalet ettiği şüphesizdir.”4
Burada da aynı mantığı görüyoruz. Allah Teâlâ’nın “vech” sıfatı vardır. Ancak bunun Allah Teâlâ’nın zatının bir parçası olduğunu söylemek için “sıfat” olarak değil “organ” olarak anlaşılması gerekir! Önceki iki örnekte olduğu gibi burada da Allah Teâlâ’nın sıfatları açıkça yaratılmış varlıkların organları gibi algılanıyor. Burada “sıfat” kelimesini kullanıyor olmaları bir şeyi değiştirmiyor. Zira sıfatlar soyut şeylerdir ve bir şeyin parçası olmaları söz konusu olamaz! Şöyle düşünün: Allah Teâlâ’nın “ilim” sıfatı vardır, “kudret” sıfatı vardır, “hayat” sıfatı vardır. Ancak bunların hiçbiri diğerinin “parçası” değildir. Her biri müstakil sıfatlardır. Diğer ilahî sıfatlar da böyledir!
Eğer doğru düşünmeyi öğrenememiş bir zihin söz konusuysa, bu tarz müteşâbihât üzerinden Allah Teâlâ’yı mahlukatına benzetmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu “avam zihni”dir ve ezberinde ne kadar ayet-hadis bulunursa bulunsun, sahibini avam olmaktan kurtaramaz!
Selef bu tür nasslar söz konusu olduğunda -İmam Ahmed’den ve daha başka imamlardan nakledildiği gibi- keyfiyet de mana da atfetmez; geldiği gibi söyler geçerdi. Yeğeni Hanbel’in naklettiğine göre İmam Ahmed (rh.a.) bu tarz müteşâbihât konusunda şöyle demiştir: “Onlara iman ve onları tasdik ederiz, keyfiyet de mana da atfetmeyiz.”5
Ancak teşbîh arızasından kurtulamayanlar “manayı biliriz, lügatte ne diyorsa o” diyerek Selef’ten ayrıldıklarını ilan etmiş oluyor! İşte bu arızanın önüne geçmek için “tevîl” şarttır ve esasen tevîl kötü/yanlış değildir.
Hayırlı cumalar…
1 İbn Huzeyme, Kitâbu’t-Tevhîd (Muhammed Halîl Herrâs tahkiki), I, 199.
2 Abdullah b. Muhammed el-Guneymân, Şerhu Fethi’l-Mecîd, I, 311.
3 55/er-Rahmân, 26-27.
4 Fetâvâ İbn Cibrîn, Şâmile nüshası, III, 19.
5 Kãdî Ebû Ya’lâ el-Ferrâ,
İbtâlu't-Te›vîlât, I, 45.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.