
Han duvarları''nın şairi Faruk Nafiz Çamlıbel, yağız atlar kişneyip, meşin kırbaç şaklayınca çıktığı yolculukta, mola verdikleri hanın duvarında iki dörtlüğe rastlar. Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış''ın yazdığı mısralardır okuduğu.
“Gönlümü çekse de yârin hayali / Aşmaya kudretim yetmez cibali / Yolcuyum bir kuru yaprak misali /Rüzgârın önüne katılmışım ben...”
Biz de Singapur''un Çin Mahallesi sokaklarında dolaşırken, bir dondurma tezgâhına rastladık. Kalabalık arasında çıkardığı şangırtılarıyla, teknesiyle, servisi ve düzeniyle bizimkilere ne kadar benziyor derken, baktık ki tezgâhın başındaki de bize benzeyen biri.
Selam verdik, yüzünde güller açıldı.
Adı Musa imiş. Maraşlı. Kahraman tabii. İki ay olmuş geleli.
Uzak bir diyara gitmek zor, zahmetli, masraflı. Dönmekse, daha fazlası.
Günlerdir aynı seyahatin değişik yönlerini anlatma çabası, okuyana rahatsızlık vermediyse, ne âlâ.
Her şeyi bütünüyle anlatmak mümkün değilse de, bu sütunun çerçevesi içinde, lisanım döndüğünce, biriken notları paylaşmaya çalışıyorum.
Lisan bahsi önemli. Buraların insanı Çin, Hint, Malay kökenli.
Onlar bizim dilimizden anlamaz, biz onların dilinden.
Anlaşabilmek için kullandığımız kelimelerin bir başka milletin lisanından olması da ayrı bir gariplik.
Bizim ekipten bir arkadaş, o garipliği iyi idrak etmiş olmalı ki, ne yerli dillerin kelimelerini öğrenmeye heves etti, ne de İngilizce ile boğuştu.
(Boğuşmak burada rastgele seçilmiş bir kelime değildir, dikkatinizi çekerim.)
Sadece kendi dilinden, Türkçe konuştu. Satıcıyla, taksi şoförüyle, garsonlarla...
Karşısındaki söylediğini anlamayınca, kelimeleri tane tane söylüyordu.
Mesela ekmek isteyecek... “Ek mek var mı ek mek?”
Bir yandan da iki eliyle ekmeğe benzeyen bir işaret yapıyor.
Öteki yine anlamaz ifadeyle dikilmeye devam edince, niye anlamıyor bu diye yüzüne bakıyordu.
Zavallı garson da el işaretiyle anlatılmak istenen şeyin, top mu, büyük bir kül tablası mı, yoksa bir melon şapka mı olduğunu çözmek için çırpınıyordu.
Teleferik ile Sentosa adasına gittik. Ufak bir ada. Üstünde ne varsa, turistler için yapıldığı belli.
Dev akvaryum içindeki tünelden yürüyüp irili ufaklı binbir çeşit balığı, denizatlarını ve analarını, yakından seyrettik. Yunusların gösterisine katıldık.
O adada bulunan tabelalardan birinde “Rasa” yazısını gören arkadaşımız, “Rasa''ya gidiyoruz... Ne demek acaba?” diye sordu.
Kelimelere merakımı bildiğinden olsa gerek, soru bana gelmişti.
“Pırasa var ya” dedim, “işte bunun pı''sı yok.” Ağanın marabaya safariyi anlatışı gibi.
Lakin gittiğimiz yerde pırasa tarlasına rastlamadık.
Adada bol bol hediyelik eşya satılıyordu.
Yunuslar, iki balık için, yüzlerce seyirci önünde taklalar atıp numaralar yapıyordu.
İsteyen, sepet içindeki kocaman yılanı boynuna dolayıp fotoğraf çektirebiliyordu.
Ben de rastladıklarına Türkçe konuşan arkadaşıma özenip sepetin başındaki adama sordum: “Yılancı, bildin mi Maraşlı dondurmacı Musa''yı?”
Bilemedi tabii.
Benden sonra Durmuşoğlu Duran, yılancıya kaybolan atı Gülşah''ı soruyordu.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.