İslam sanat nazariyatını anlama yolculuğumuzda son olarak suret-tasvir meselesini ele aldık. Geldiğimiz noktada tıpkı hüsnühatta ve şiirde yaptığımız gibi tasvir konusundaki yorum ve değerlendirmelerimizi de uygulama örnekleriyle pekiştirmemiz gerekecektir.
Baştan beri ilgili yorum ve kazılarla İslam sanat tasavvurunda tevhid’i varlığın ilkesi; hayal’i tecellinin mahalli; tasvir’i hayalin görünürlüğün diline çevrilmesi, temaşa’yı insanın bu dile katılması ve bunların toplu neticesinde sanat’ın temaşanın maddede tecessümü olduğuna ulaştık ve buna göre İslam sanatında mimarinin taşı değil mekânın huzurunu inşa ettiği; hüsnühattın yazıyı değil, kelâmın görünme biçimini gösterdiği; şiirin, duyguyu değil mânânın sesini işittirdiği söyledik.
Bunlardan hareketle, “İslam sanatı, görünür dünyaya yeni şeyler eklemek için değil; insana varlığı yeniden görecek bir nazar kazandırmak için vardır” hükmünü inşa ederken, Gazzâlî’nin nûr anlayışından başlayarak, İbn Arabî’nin hayâl metafiziğini, Burckhardt›ın tevhid estetiğini, gelenek dilinin ve İslam sanat nazariyatının vazgeçilmez eşikleri olarak hesaba katan bir anlayışa bağlı kaldık.
Şimdi sıra, son birkaç yazıdır konuştuğumuz suret-tasvirle de ilişkili olan minyatürü söz konusu nazari çerçeveye dahil etmeye geldi.
Kanaatimizce genelde İslam özelde Osmanlı minyatürü, “Allah hayâlde tecellî eder; sûrette temsil edilemez.” şeklindeki cümlemizin plastik sanatlardaki en berrak karşılıklarından biridir.
Çünkü İslam minyatüründe görünen dünya inkâr edilmez; fakat onun mutlak temsil iddiası terk edilir. Perspektifin, tek bakış noktasının ve optik yanılsamanın geri çekilmesi; buna karşılık ritmin, sürekliliğin, eşzamanlılığın ve düzenin öne çıkması, yalnız estetik bir tercih değildir. Bu, temaşanın nesne yerine, ilahi nizama yönelmesidir.
Buna bağlı olarak yeni bir bakışla ele almaya çalıştığımız minyatürü “tasvir yasağının bir sonucu” olarak değil, “hayâlin sûrete üstün tutulduğu Muhammedî temaşa biçimi” olarak anlamanın çok daha kurucu ve özgün bir çerçeve sunacağı kanaatindeyiz ki, bu şimdiye kadar anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız hat ve mimari okumalarıyla da aynı metafizik eksende birleşmektedir.
Öncelikle İslam minyatürünü anlamaya çalışırken ilk yapılması gereken şey, onu Batı resim geleneğiyle aynı sorular üzerinden okumayı bırakmaktır. Çünkü minyatürün gayesi, görünen dünyayı yeniden üretmek değil; görünen dünyanın ardındaki nizamı görünür hâle getirmektir. Onun için minyatürün tarihinden önce onun dayandığı bu nazarî ilkeyi bilmek önemlidir.
İslam dünyasında resim geleneği başlangıçta bütünüyle bilinmeyen bir alan değildi. Örneğin Türkistan diyarında Türkler -Çin etkisiyle ya da kendi kültürleri özelinde- minyatürü biliyorlardı. Onların Müslüman olduktan sonra bu bilgiyi, tecrübeyi İslam’ın o günkü merkezlerine taşımış olmaları yadsınamaz. Öte yandan Emevîler döneminde Kubbetü’s-Sahra, Şam Emeviye Camii, Kusayr-ı Amrâ ve benzeri yapılarda Geç Helenistik ve Sasani etkilerini taşıyan duvar resimleri ve mozaikler de yapılmıştı. Ancak zamanla sanat başka bir istikamete evrildi. Kitap resmi, duvar resminin yerini aldı; tasvir ise yeni bir anlam kazandı.
Bu değişim yalnızca hadislerin yorumuyla açıklanamaz. Elbette canlı varlıkların tasviri konusunda oluşan dinî hassasiyet onda belirleyici olmuştur. Fakat bundan daha önemlisi, İslam düşüncesinin giderek varlığı başka bir gözle okumaya başlamasıdır. Böylece sanatın görevi de değişmiştir. Artık sanat, görünen nesneleri çoğaltmak yerine onların ardındaki hikmeti görünür kılmaya yönelmiştir.
Burada “tasvir” kelimesinin anlamı da değişmektedir. Tasvir, nesnenin dış görünüşünü taklit etmek değildir; onun hakikat düzenindeki yerini göstermektir. Bu sebeple minyatür, perspektifi reddeder; çünkü onun maksadı gözün gördüğünü tekrarlamak değil, zihnin ve kalbin kavradığı düzeni kurmaktır. Işık-gölge kullanılmaz; çünkü hakikatin kaynağı fizikî ışık değil, anlamın aydınlığıdır. Anatomik doğruluk ikinci plandadır; çünkü insan bedeni değil, olayın hakikati anlatılmaktadır. Bu bakımdan minyatür, eşyanın sûretini değil, eşya arasındaki münasebeti resmeder.
Metin And’ın İslam ile efsane arasındaki ilişki üzerine yaptığı tespit de bu noktada önem kazanır (Minyatürlerle Osmanlı-İslâm Mitologyası, ed.: Sabri Koz, YKY). And’a göre İslam toplumları tek bir inanç esasına sahip olmakla birlikte, farklı coğrafyaların tarihî ve kültürel birikimlerini kendi bünyelerinde yeniden yorumlamışlardır. Osmanlı minyatürü de işte bu yeniden yorumlamanın ürünüdür. Burada efsane, tarih, gündelik hayat, dinî hafıza ve toplumsal hayat aynı tasvir düzeni içinde birleşir.
Buradan devam edelim inşallah.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.